yabanî


I
Babam evde yoktu ve gün yavaşça ölüyordu. Pencereden süzülen ışık dağılırken kalabalık odamda kırık gölgeler oluşturuyordu. Koyacak başka yer olmadığından üst üste duran kitapların üzerinde tozlar salınıyordu. Yeni biten otların kokusu, saman kağıdın acı tadı, birbirine karışmıştı. Yorgun bir yel içeri doldu. Kurumuş sazlar, hayvan pisliği. Kararmış göl sanki penceremin altında uzanıyordu. Oysa ki odam evin göle en uzak köşesinde, ağaçlardan arınmış düzlüğe bakıyordu.

Onu sevmiyordum. Babam "su kenarı" dediğinde hep bir nehir hayal etmiştim. Şimdi de onu hareket ederken düşünemiyorum. Kara, donuk bir hayal gibi beliriyor gözümün önünde. Su ölü. Yazın ortasında cansız, hareketsiz uzanıyor. Ben de öyle. Kımıldasam, yatağın gıcırtısı gözümün önünde canlananları ikiye ayıracakmış gibi. Sanki nefesim düşüncelerimi kaldırıp uçuracak. Yeterince sessiz olursam nehri duyabilirim.

Gözlerimi açtığımda karanlık içeri dolmuştu. Kalkıp pencereyi kapadım. Odam soğuktu. Elektrik düğmesine dokunduğumda ışık geri geldi. Bir an yine ısınır gibi oldum, ama gözlerimin ışığa alışmasıyla birlikte sıcaklık da gidiverdi.

Aşağı inip çaydanlığı ocağa koydum. Sürekli kendi kendime tekrarlıyordum. Ucunu bıraksam kaçıp gidecekti. Merdivenleri koşarak geri çıktım. İçerisi hala soğuktu. Masaya oturup kalemi elime aldığımda önümdeki boş sayfayı fark ettim. Durgundu, hareketsizdi. Tek bir hayat belirtisi yoktu.

Kalem elimden kayıp yere düştü. Avuçlarım terlemişti. İçerisi fazla sıcak diye düşündüm. İki büklüm olana dek eğilip kalemi aldım. Hala kendi kendime tekrarlıyordum, duyuyordum. İlk darbeyi vurmak üzere kâğıda eğildim. Alt kattan bir ıslık duyuldu. Çaydanlıktaki su kaynıyordu. Nehir artık daha yakındaydı, sesi daha güçlü geliyordu.

"Aşağı gel de yardım et." Gürleyen, borazan gibi bir ses ve ardından kapanan kapı. İrkilip kalemi elimden düşürdüm. Babam gelmişti.

Aşağı inerken her bir basamakta ondan daha da uzaklaşıyor gibiydim. Sesi gittikçe daha cılız bir hal alıyordu. Sonunda babamın yanına vardım.

Ellerini dolduran torbaları taşımaktan boncuk boncuk terlemişti. Burnundan soluyordu.

"Al şunları da mutfağa götür. Ben birazdan geliyorum." Kapı, iri cüssesinin üzerine kapandı.

Yine yalnızdım. Ama tek duyduğum gölüm sessizliğiydi artık.

II
Ertesi gün, sabah her zamankinden erken gelmişti. Kuru sıcak çoktan tüm eve yerleşmiş ve beni yatağımda ter içinde bırakmıştı. Uyanmıştım.

Bahçeye inip soğuk suyu yüzüme çarptığımda sıcak katlanılabilir bir hal aldı. Babam çoktan kalkmış ve kahvaltıyı hazırlamıştı. Ocakta kaynattığı yumurtaların kokusu sıcakla karışınca dayanlmaz bir yapışkanlıkla tüm salonu kaplamıştı. Açlık ise kokuyu unutmamı kolaylaştırdı.
"Günaydın."

"Günaydın."

"Nasıl, rahat edebildin mi?"

Rahat etmemiştim. Bütün gece boyunca susmak bilmeyen kuşlar, cırcır böcekleri, gıcırdayan yatak hepsi birlikte sabaha dek ötüp durmuşlardı. Sonra sıcak vardı. Gırtlağıma yapışıp beni boğacak gibiydi. Bir de, hepsinden daha beteri; gölün iğrenç kokusu.

"Evet."

Ağzına koca bir peynir dilimini bir kerede sığdırdıktan sonra devam etti. "Güzel. Madem dinlendin, bugün senle biraz yürüyüşe çıkalım."

"Ne yürüyüşü?"

"Şehirde hamladık. Şöyle biraz yürüyelim de tatile gelmemizin bi' faydası olsun." Çay bardağını bir dikişte yarıladı.

"Tamam, yürüyelim. Ne tarafa?"

Bakışlarından anlaşılıyordu ki o da pek emin değildi. Yine de sorumu yanıtsız bırakmadı.

"Bilmem, şöyle göle doğru bi' yürürüz. Akşama doğru da döner, yemeğimizi yeriz." dedi.

Sonradan anladım ki babamın fazladan bir planı daha varmış. Evden ayrılmadan önce küçük odaya girmiş ve birkaç dakika sonra elinde iki tüfekle geri gelmişti.

"Etimizi de kendimiz avlarız" dedi.

Tüfeklerden birini bana uzattı. Ellerimi isteksizce kaldırdım. Tereddüt ettiğimi görünce "Korkma, boş," dedi. Öyle deyince ben de çifteyi namlusundan kavrayıp aldım. Göründüğünden daha ağırdı. Yavaşça omzuma dayadım. Çeliği boynuma dokundukça sırtımı garip bir ferahlık kaplıyordu.

Öğle vaktinden önce evden ayrıldık. Yolu bildiğinden babam önden gidiyordu. Kafasında şapkası ve omzunda tüfeğiyle yere genç bir adamın gölgesini düşürüyordu. Ama yılların ağırlığı vücudunda görünür izler bırakmıştı. Benim ise şapkam yoktu ve güneş ensemi kavuruyordu. Köyün çıkışına uzanan yol boyunca ilerlerken ve babam bastonlu ihtiyarla konuşurken de tepemdeydi. Meşelikten geçerken biraz olsun rahat nefes alabildim. Ama sonra göle vardık ve her şey eski haline döndü.

Babam önce tüfeği nasıl kullanmam gerektiğini uzun uzun anlattı. Fişeği nereye koyacağımı, nereden tutacağımı, nereye basacağımı bir bir sıraladı. Kafasındaki şapka ve silah hakkında tüm bildikleriyle bir komutana o kadar benziyordu ki kendimi bir an asker sandım. Bir de şapkam olsa tam bir er gibi görünebilirdim. Çünkü yaşım ve bedenim buna müsaitti.

Sonra atış talimine başladık. Benden ilerideki bir ağacı nişanlamamı istedi. Yapamadım. Saçmalar boşluğa savrulup gitti.

"Şimdi iyi bak" dedi. "Bunlar askerde sana lazım." Sonra nişan alıp sıktı ve ağacın kara kabuğu paramparça olup savruldu. Bir iki atış daha yaptırdıktan sonra "Tamadır, hazırsın" dedi. Yürüdük.

Gölün kokusu evdekinden bin kat daha keskindi ve daha beterdi. Suyu çevreleyen sazlıklar belime varıyordu. Cırcır böcekleri ve kurbağalar ayakkabılarımın altında dolanıyordu. Bir ara durup olduğum yerden suya baktım. Dümdüz, donuk bir yeşil. Babam "Haydi" diye seslendi. Yürümeye devam ettim.

Boyumuzu bulan çalılıkların olduğu yere vardığımızda babam "Tamam" dedi, "burası. Burada avlanacağız." Bir süre öylece bekledik. Babam sürekli dinleme halindeydi. Bazen de gözlerini kısıp uzağa, düzlüğe doğru bakınıyor, bir şeyler arıyordu. Benim tek gördüğüm ise koca, kokuşmuş bir göldü.

Onun için sorun yoktu, çünkü şapkası vardı. Oysa ben güneşin altında sıcaktan pişmek üzereydim. Bir ara terlemekten bunalıp kıpırdayacak oldum ki beni eliyle durdurdu. Bir şeyler görmüştü. Çiftesini doğrulttu, gözlerini kıstı ve bekledi. Sanki güneş ona etki etmiyordu. Ateş etti.
Fişeklerin patlamasıyla irkildim.

"Koş" dedi. "git de şunu getir." Eliyle uzaklarda bir yeri işaret ediyordu.

Otlarla boğuşarak gösterdiği yere vardım. Saçmalar hayvanın göğsünü parçalamış ve kana bulamıştı ama boynundaki beyaz tüyler tertemizdi.

Annemin ölümünden beri gördüğüm ilk cesetti.

"Buldun mu?" diye bağıran babamı duydum. Hayvanı boynumdan tutup havaya, onun görebileceği bir mesafeye kaldırdım. Saklandığı yerden çıkıp yanıma geldi. "Güzel, besili bir kuşmuş" dedi ve hayvanı ayaklarından geçirdiği bir iple beline bağladı.

"Şimdi sıra sende."

Biraz sonra tekrar sazlıkların arasında kaybolmuştuk. Babam gözlerini otlaktan ayırmıyor ve bana eliyle ateş etmem gereken yeri işaret ediyordu. Çoğu zaman, ben tetiğe basana dek kuşlar uçmuş ya da kaçmış oluyordu. Zamanını doğru ayarladığım atışlarda ise iyi nişanlayamıyordum. O sefer babam bazen kızıyor, bazen de bir dahaki sefere diyerek beni yüreklendiriyordu.

Günümüzün çoğu sazlıkların ve gölün boğucu kokusunun içinde geçti. Güneş ağır ağır alçalmaya hazırlanıyordu ve sıcak biraz olsun seyrelmişti.

Terleyen ellerimin içinde tüfek gittikçe ağırlaşıyordu ama daha iyi nişan almaya başlamıştım. İlk karanlık düşmeden önce ilk avımı vurdum. Hayvanın cansız yattığı yere delice koştum, onu havaya kaldırıp babama gösterdim.

"Aferin!" diye bağırdı.

Akşam bastırırken omzumuzda tüfekler ve vurduğumuz kuşlarla eve döndük. Babam akşam yemeği için su kaynatırken kuşlardan bir tanesini de tüylerini yolmam için bana verdi. "Seninkini biraz bekletelim, öyle daha leziz olur" dedi. Hayvanı ayaklarından kirişe astı.

Haşlanmış et kokusu tüm salona yayılırken bütün gün hiçbir şey yemediğimi hatırladım. Kuş bu haliyle oldukça lezzetli görünüyordu. Kendime büyük bir parça koparıp dişlemeye başladım.

"Yarın Yağmur ablan buraya geliyor. Öğleden sonra onu karşılamaya gideceğiz."

Ağzım dolu olduğu için bir şey diyemedim. Aslında söyleyecek bir şeyim de yoktu. Yağmur'u hiç görmemiştim.

Yemekten sonra doğruca odama çıktım. Sabah evden çıkarken bir şeyler karalarım diye düşünmüştüm ama şarabın da etkisiyle uykum iyice bastırdığından kendimi doğruca yatağa attım. Ben uykuya dalarken, üzerime yapışan leş kokusu gölün boğuk havasına karışacaktı.

III
Önceki günün verdiği yorgunlukla ikimiz de öğlene dek uyumuşuz. Şarabın ve av etinin verdiği doygunluktan babam ve ben kalkınca kahvaltı etmek yerine birer kahve içtik.

Babam, Yağmur'un geleceğinden olacak, tatilde yapmadığı bir şeyi yapıp bir güzel tıraş oldu. Ardından evi toparlamaya koyuldu. Yazdan yaza gelindiğinden içinde hayat barındırmıyordu, küflü ve pisti. Tozlu raflar ve yenik sandalyelerle daha çok terk edilmiş bir ev gibiydi. Aslına bakılırsa fazla eşya da yoktu. Annem öldüğünden beri doğru düzgün bir temizlik görmemiş olmalıydı.

Temizlik işinde babama yardım ettikten sonra odama çıktım. Pencereden içeri dolan havayı hissetmek için önce kendimi yatağa atıp uzandım. Biraz kitap okudum, sonra babamın çağrısıyla Yağmur'u karşılamak üzere ana yola çıktık.

Babam, sinek kaydı tıraşı ve taranmış saçlarıyla okul çocuğu gibiydi.

"Yabani gibi davranma."

"Tamam."

Kısa bir beklemenin ardından asfaltın sıcaktan kaynadığı ufukta eski bir otobüs belirdi. Biraz sonra gürültülü bir şekilde yanımızda duruvermişti. Açılan kapıdan, kocaman nemli mavi gözleri olan orta yaşlı bir kadın indi. İlk düşündüğüm babama göre çok genç olduğuydu.

"Onur, valizi alsana."

"Hoş geldin."

"Hoş bulduk, çok beklettim mi?"

"Yok canım."

"Sen nasılsın?"

"İyiyim, sağ ol."

Eve geldiğimizde ilk iş Yağmur'un valizini yatak odasına çıkardım. Aşağı indiğimde babam ona çay ikram ediyordu. "Burada gerçekten güzel bir yeriniz varmış." dedi Yağmur, mavi gözlerini salonda dolaştırarak. Benim geldiğimi fark edip konuşmayı kesti.

Onlarla birlikte oturup, sessizce bir bardak çay içtikten sonra odama dönüp kitap okumaya devam ettim.

Akşam olduğunda aşağı indiğimde çoktan hazırlanmış olan masaya oturdum. Babam mutfaktan, elinde büyük bir tabakla geliyordu.

"Bu Onur'un avı." Masanın ortasına geçen gün öldürdüğüm sülünü koydu.

Utanmıştım.

"Avcı yanının da olduğunu bilmiyordum" dedi.

"Ben de" dedim, gülüştük.

"Avcılık, Us ailesinde gelenektir," dedi babam. "Bana da avlanmayı babam öğretmişti." Büyük babamın da bir avcı olduğunu o zaman öğrendim.

Yemekten sonra gecenin çökmesiyle birlikte verandaya çıktık. Kan kırmızı şarap içip sohbet ederken yarı sarhoştum. Bu yüzden durmadan yüzüme gözüme konan sineklere ise aldırış etmiyordum. Yağmur, verandanın kıyısında korkuluklara tutunmuş, uzaklardaki tek tük evlerin ışıklarını gözlüyordu. Ayakları çıplaktı.

"Yarın hava güzel olacak." Kocaman gözlerini göğe çevirmiş, gelip giden sayısız yıldıza bakıyordu.

Kadehimdeki şarabın kalanını kafama diktim.

"Yarın piknik yapalım mı?"

"İyi olur" dedi babam.

"Sen ne diyorsun Edip?"

"Tamam" diye yanıtlayıp odama çıktım, ikinci adımı nereden bildiğini merak ederek.

* * *

Ertesi sabah pikniğe gideceğimizden, erken kalktım. Ama ikisi benden de erkenciydi. Her şeyi hazır etmişler beni bekliyorlardı. Aceleyle evden çıkıp tek kelime etmeden geçen yürüyüşün sonunda göl kenarına vardık. Güneş gözlerime hücum ediyordu ve koku boğazımı yakıyordu. Kurulup yerleştikten sonra ilk iş tembel tembel oturduk. Yağmur sıkılmasın diye babam bir deste kağıt getirmişti, onları çıkarıp biraz oyun oynadık ama karnım acıkınca ben oyunu yarıda bıraktım. Onlar da göl kıyısında yürüyüşe çıktılar. Karnımın tokluğunun ağırlığıyla ağacın gölgesi altında gözlerimi kapadım.

Uyandığımda ikisi de uzakta minyatür birer figürden ibaretti. Onlar gelene dek yapacak başka bir şeyim olmadığından kitap okumaya koyuldum.

Kafamı kaldırdığımda Yağmur hemen önümde dikiliyordu. Üzerinde beyaz bir elbise ve başını örten hasır bir şapka vardı. Gözleri her zamankinden daha mavi, daha nemli görünüyordu.
"Biz yokken sıkılmadın ya" dedi, cevap vermeden okumaya devam ettim.
Gün batmaya yüz tutup gölü kızıla boyayıncaya dek yiyip içtik. Gitme vakti geldiğinde babam eve dönelim artık, dedi. Kimse itiraz etmedi.

Dönüş yolu boyunca da tek kelime etmedim. Ama bu seferki yorgunluktandı.

* * *

O gece rüyamda nehri gördüm. Tüm coşkusu ve gürültüsüyle karanlığın içinden geçip köpüklerini üzerime döküyordu. Uyandığımda sesi hala kulaklarımdaydı. Yataktan kalkıp doğruca masaya koştum. Boş sayfalarım bıraktığım yerde duruyordu. Yazmak için kaleme davrandım. Yerinde yoktu. Sabırsızca etrafa bakındım, bulamayınca da salona indim. Yağmur çoktan kalkmış, kahvaltıyı hazırlıyordu.

"Günaydın" dedi.

"Günaydın." Gözüm onu görmüyordu. Sadece aklımdakileri kâğıda akıtabilmek için kalemimi arıyordum ama ortalıkta yoktu.

"Bir şey mi arıyorsun?"

"Kalemim," dedim "onu bulamıyorum."

"Belki baban almıştır. Kasabada bazı işleri olduğunu söyledi. Onları halledecekmiş."

Duymamış gibi yaparak aramaya devam ettim. Deliriyordum. Yer yarılmıştı da içine girmişti. Sanki hiç benim olmamış, hiç var olmamıştı. Ümit yok diye düşündüm. Masaya çöktüm. Yağmur kahvaltı ediyordu. Çay isteyip istemediğimi sordu, başımla reddettim. O sırada hala rüyamdaki nehrin sularında titriyordum.

Odama çıktım. Koku yüzüme çarptı, irkildim. Terlemek pahasına pencereyi kapattım. Masaya oturup dirseklerimi önümdeki boş beyaz sayfalara dayayarak kitap okumaya çalıştım.

Kapının gıcırtısıyla kokunun kapladığı odaya geri döndüm. Gelen Yağmur'du. Göz ucuyla "devam et" der gibi bir hareket yaptı, kitaba döndüm. Çıplak ayaklarının zemine dokunuşunu hissedebiliyordum. Tüylerim diken diken oldu. Bir adım daha atıp yatağıma oturdu. Bana bakıyor olmalıydı.

"Bana da okur musun?" dedi. Boğazım kurudu.

Gözlerimi açtığımda karanlıktı. Üşüyordum ve terk edilmiş olduğumu öğrenip korkmuştum. Dairenden ayrılmadan önce, üşüdüğümden üzerime bir çul sardım, ama bu beni gecenin ayazından koruyamadı. Çaresizdim, zavallı, acınacak bir haldeydim ve kimsesizdim; Biliyordum, hiçbir şeyin farkında değildim ama acının her yanımı doldurduğunu hissettiğimden oturup ağladım.

Yutkundum. Sesim titrekti. Gözyaşım kağıda damladı. Boğazıma takılan hıçkırıktan soluk alamadım. Masadan kalkıp ona sarıldım. İçimdeki her şeyi omzundan aşağı boşalttım. Ürperdim. Bir şey söylemeden yanından kalkıp rüzgarda aralanan pencereyi kapadım.

"Biraz dinlen" dedi. Ayak sesleri dipsiz bir kuyunun içinde kayboldu.

IV
Günün ışığıyla sıcak ve koku odama iyiden iyiye yerleştiğinde uyumaya çalışmaktan vazgeçtim. Tembelce yataktan çıkıp aşağı indim. Kahvaltı hazırdı ve babam karnını doyuruyordu. Yağmur, üzerindeki parlak geceliğiyle mutfaktan çıkıyordu. Geldiğimi fark edince "Günaydın" dedi. Bahçeye çıkıp yüzümü yıkadım. Geri geldiğimde Yağmur çay dolduruyordu.

"Teşekkürler."

"Hadi ye de çıkalım."

"Ava mı?" dedim.

"Bakalım..."

Kahvaltıdan sonra av için hazırlanmaya başladık. Babam arka odadan tüfekleri çıkardı. Yağmur da yeriz diye birkaç sandviç hazırladı.

"Haydi!"

Güneş yine tepemizdeydi. Babam önden ilerliyor arkasından da ben üfleye püfleye takip ediyordum. Şikayet etme, dedi. Şansımızı bozarmış. Yol boyunca boğum boğum terlesem de bir daha ağzımı açmadım.

Sazlıkların belimize geldiği yerde durduk. Göl uzakta değildi. Yapış yapış kokusu üzerimize işliyordu. Babam ateş etmek için acele ediyordu. Çok geçmeden ilk kuşunu yere devirdi.

Öğle vakti sazlıkların arasında fırında gibiydik. Saçlarımdan yükselen dumanı hissedebiliyordum. Önümde şekiller eğilip bükülüyor bazen de dalgalanıyordu. Güneş ensemdeydi. Bir ara bayıldığımı ya da uyuduğumu sandım. Fişek ateşiyle gözümü açtım. Babam şapkasının gölgesi altından iki isabetli atış yaptı. Koşup leşleri topladım.

"Göle doğru gidelim," dedi.

Ayaklandık. Suya yaklaştıkça koku daha da arttı. Ciğerlerime işliyordu, ama sesimi çıkarmadım. Şansımızı kötüye çevirmek istemiyordum. Geçen sefer avlandığımız yere geldik. Güneş bıraktığımız gibi tam tepedeydi. Daha fazla gidemedim, olduğum yere, otların arasına çöküverdim.
"Sıra sende," dedi, "hadi bakalım." Yorulmamış olacak ki göle doğru ilerlemeye devam etti.

Çifteyi omzuma dayayıp öldürecek bir av aradım. Güneş tam gözüme saplanıyordu. Gözlerimi kıstığımdaysa tüm otlar, göl ve babam bir bulanıklığın içinde kayboluyordu. Bir ara babamın bir şeyler işaret ettiğini gördüm. Sazlıklar kıpırdadı. Arkasında, diye düşündüm. Namluyu çevirdim. Güneş bana bakıyordu. Her şey birbirine girip koyu bir girdaba dönüştü. Terler alnımdan elime akıyordu. Bir kez daha kıpırdadı. Tamam, dedim. Tetiği var gücümle çektim.

Patlayan fişeğin gürültüsüyle kuşlar havalandı. Ayağa kalkıp elimi gözüme siper ettim ve göle baktım. Su hareketlenmişti. Kızıl dalgalar halka halka yayılıp genişliyordu.

Tüfeği fırlattım. Var gücümle eve koşuyordum. Attığım her adımda nehre daha da yaklaşıyordum. Kapının önündeki çeşmeye vardığımda boğulacak gibiydim. Musluğu açıp kafamı suya soktum. Sıcak, gürültü her şey dışarıda kaldı. Nehirde yüzüyordum.

Kapıyı açıp içeri girdim. Yağmur masada oturuyordu. Konuşmadım. Doğruca yukarı, odama çıktım. Damlalar şakaklarımdan dökülürken kalemi elime alıp yazmaya başladım.


BAŞLIK HAKKINDA
Albert Camus'nün Yabancı'sından esinlendiği için bu adı verdim.


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform