...ve yeniden yayındayız!

Söylentiler yayılmaya başladığından beri yaklaşık üç ay geçmişti. Tanrılar, geri dönüşleri ve beraberlerinde getirdikleriyle ilgili, kaynağı belirsiz, ama bir büyü ya da rüzgârdaki bir koku gibi daima havada asılı, sahipsiz dedikodular. Kutsal yazıtlarda işaret edildiği, beklendiği ve dilendiği gibi; İkinci Geliş.

İnsanlar tanrılardan bahsediyor ama onlar ortalarda görünmüyordu, sanki kılık değiştirmiş ve bir söylenti halini almışlardı. Gökteki bir alev topundan ya da benzeri bir şeylerden dem vuruyordu dedikodular ve her birinin inandırıcılığı saman alevi kadardı. Hepsi, dönüp dolaşıp bir gün beni de bulacaktı.

Her zaman bulunmayı tercih ettiğim yerde, Gemi'nin -o kutlu yapının- bana ayrılan bölümünde, içeri dolan vahşi otlar arasında sakince karakutunın başında meditasyonumu sürdürüp, bin yıllardır suskun olan tanrılardan bir esin beklerken, o ilahî cihazdan, o kutsal emanetten yayılan büyülü cızırtı ayini tamamlıyordu. Ben de, atalarımın ve onların da atalarının yaptığı gibi, tanrıların sessizliğini dinlerken kayıp zamanlardan kalan, artık anlaşılmaz bir duayı tekrarlıyordum.

Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...
Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...
Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...

Kimse ona neden Gemi dendiğini bilmiyordu, ve ben dahil hiç kimsenin bunu sorgulamaya gücü yoktu. En yakın denize en uzak yerde duruyordu, suda yüzeceği şüpheli bir metal yığınıydı ve garip bir şekilde balığa, ya da bir kayığa değil de kuşa benziyordu. Eğer yüzüyorsa bile bu çok önceleri yitirdiği bir beceri olmalıydı. Dört tarafını saran bozkırın ortasında suya hasret, çaresizce Kıyım Günü'nü bekleyen bahtsız bir bedeviyi hatırlatıyordu.

Aklımdan geçen bu düşünceleri, içinde bulunduğum sessizlikle harmanlayıp inancımda bir üst seviyeye ulaşmak üzereyken, Gemi'nin metal kapılarından birini hışımla döven bir genç rahip adayının aceleci sözleri, içerinin tüm kutsal havasını emip bitirdi. Bu çocuğu ulemaya kabul ettiğim gün, bir sorun yaratacağını tahmin etmeliydim.

Dışarıda, soluk soluğa, avazı çıktığınca bağırıyordu.

"Geldiler! Rahip Nuha, Geldiler! Tanrılar- onlar, tıpkı Yazıt'ta söylendiği gibi, Gökten Gelenler!"

Kara haber tez yayılır derler. Tanrıların gelişine ilişkin söylentiler gün be gün artmaya ve halk arasında yayılmaya başlamıştı. Bir din adamı olarak bana öğretilenlerin ve başkalarına öğrettiklerimin gerçekleştiğini görmek –ya da en azından duymak- son derece etkileyiciydi, ancak böylesi bir rüyanın gerçekliğe dönüşebileceği, belki de çoktan dönüştüğü sonucu karşısında ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememek de bir o kadar kötüydü. Kalabalıkları bilirsiniz, buradaki de diğerlerinden pek farklı değildi; hepsi sıradan insanlar ve sıra dışı olaylara sıradan açıklamalar bekliyorlardı.

Efendim, söylenenler gerçek mi?

Gerçekten, geldiler mi?

Kıyım Günü yakın!

Biliyordum! Bizi unutmadıklarını biliyordum!

İşin acı yönü şu ki, ben de onlardan fazlasını bilmiyordum. Tanrılar vardı, bu inkâr edilemezdi, sonra; Gemi vardı, bu da inkâr edilemezdi. Buraya kadar her şey mükemmeldi. Bir de dedikodular vardı ki, herkes gibi ben de en çok onlardan korkuyordum.

İlk birkaç hafta, bu söylentinin yitip gitmesi için dua ettim ve her şeyin kendiliğinden yoluna gireceğini umarak günlerimi olağan bir şekilde geçirmeye gayret ettim. Ancak gittikçe güçlenen bu söylenti –bu lanet- giderek baş edilmez bir hâl aldı. İnsanlar yanıtsız sorular soruyorlardı ve acizliğim gittikçe büyüyordu. Tüm bilgim, bana söylenenlerden ibaretti ve konu böyle büyük bir mesele olduğunda duyularınıza güvenmek yeterli olmaz. Başımda taşıdığım bu yapraktan tacın hakkını vermeliydim. Ben de, her rahibin yapması gerektiği gibi, daha büyük bir makama, Yazıt'a, elimizde kalan son sağlam kısımlarında bir yanıt aramak üzere bir göz atmayı düşündüm.

Kabul etmeliyim ki sonuç pek iç açıcı olmadı. Yırtık sayfalar ve silik satırlar arasında günlerce süren açıklama arayışım sonuçsuz kaldı. Tek bulabildiğim şu anlaşılmaz ayet olmuştu:

ACİL DURUM YÖNERGESİ İÇİN, BEKLENMEYENLER: BÖLÜM II, SAYFA 79'A GÖZ ATIN.

İçinde bulunduğum durum tam anlamıyla bir ACİL DURUM'du, ancak Yazıt'ın bahsedilen bölümü yitirileli neredeyse dört kuşak geçmişti ve bu da durumu daha acil kılıyordu. Tanrıların ironi kabiliyetini her zaman takdir etmişimdir. Bu sapla samanın ortasında tanrısal bir Gemi ve içinde bir karakutu, çevresinde ise yüzlerce yarı çıplak yaşayan adam, dinlemeyi öğütleyip konuşmayan tanrılar, yaşam içinde ölüm. İlahî bir komedi.

Yazıt'ı kopyalayacak bir yöntem geliştirememiş olmamız medeniyetimiz adına utanç verici bir durum olarak görülebilirdi, ama iyi tarafından bakıldığında, bu bile Yazıt'ın tanrısallığına işaret etmiyor muydu?

Sorular büyüyüp eski yanıtları geçersiz kıldığında Tanrıların varlığı daha da önem kazanır. Yıllardır kendi halinde, dini görmezden gelen insanlar, aylık toplu ayine katılmayanlar, Gemi'ye yılda en fazla bir kez uğrayanlar, –haşa- karakutu'ya inanmayanlar, hatta bir duayı ezberden okuyamayanlar bile, kısa süre içinde en büyük dindar kesilmişlerdi. Felaket tellallığında bu gevrek imanlıların üzerine yoktu. Onlara göre, Kıyım Günü her zamankinden daha yakındı ve Dünya her zamankinden daha uzaktı. Bu tanrısal bir işaret değil, bir uyarıydı ve hemen şimdi bir şeyler yapmazsak son kaçınılmazdı. Ancak onlar da benim gibi, bu "bir şeyler"in ne olduğu konusunda kararsızlardı. Bu sorunu ise iyimser imanlılar bertaraf ediyordu. Söylentileri İkinci Geliş'in bir işareti olarak algılamakta sakınca görmüyorlardı ve inançlarının boşuna olmadığını kanıtlamak istercesine bazı imanlılar –ve hatta bazı din adamları- tanrılara varmak üzere arayışa çıkmışlardı. Hemen hepsi tek başına ve belirli bir yön tutmaksızın Gemi'den uzaklaşıyor, çoğu da geri gelmiyordu. Dönenlerse, ya açlığa yenik düşmüş ya da vahşi doğadan korkmuş oluyordu. Ancak tanrılardan hâlâ bir haber yoktu.

Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...

Böylelikle, küçük bir kıvılcım olarak kasabaya gelen bu dedikodu ilk iki ayın sonunda koca bir yangına dönüşmüştü. Tanrıların kasabanın etrafında dolaştığı söylentisi ise yangını daha da körükledi. Her birinin kocaman kafaları ve gökten daha parlak, beyaz vücutları var, diyordu geri dönenler. Açlıktan gördükleri sanrıları ahmaklara ölü fiyatına satıyorlardı. Ahali de, imanları doğrultusunda bu duruma bir anlam vermeye çalışıyordu. Sorular daha yüksek sesle soruluyor ve tartışmalar daha hararetli yapılıyordu.

Sırf üzerimizdeki gergin durumu yatıştırabilmek için, aylık olarak düzenlenen toplu dinleme ayinini haftada bir yapmayı teklif ettim ve bağrı çıplakların hepsi de din adamı kıyafetime hürmet ederek buna gönüllü oldu. İçlerine biraz daha su serpmenin kimseye zararı olmazdı.

Haftalık ayinlerden biri sırasında, tam karakutudan yükselen ilahî cızırtı ile sessizliğin ve dinleyişin üst seviyelerine çıkmak üzereyken bir mucize gerçekleşti. Mekanik, büyülü, göksel bir ses cızırtıyı yararak şöyle dedi:

"Söylediklerimi anlayabiliyor musunuz? Beni dinleyin-"

Sonra, ses birden, bıçak gibi kesildi ve her şey eski bilindik haline dönüverdi. Göz açıp kapayıncaya dek. Esin. Vahiy. İfşa. Tanrılar konuştu ve ardından tüm cemaati derin bir sessizlik kapladı. Etraftaki tek ses, cemaatin bileklerine, bacaklarına ve boyunlarına doladıkları kutsal sembollerin sallanırken çıkardığı tıkırtıydı.

Konuşma sırası onlara geldiğindeyse cemaat benden bir açıklama istedi. Bunun bir anlamı olmalı, diyorlardı hep bir ağızdan ve tek tek. Haklılardı. Ben de artık kaçış olmadığını anladığımdan bu isteğe itaat ederek Gemi'nin çıkabildiğim en yüksek yerine çıktım, etkileyiciliğimi arttırması ve bir din adamı olduğumu bu ensesi yanıklara hatırlatması için asamı kaldırıp yapraklardan oluşan tacımı düzelttim. Kısa bir sessizliğin aramızı doldurduğuna emin olduktan sonra her birinin gözlerinin içine bakarak konuşmama başlayacaktım ki, tek ve yarım yamalak bir cümle boğazımı tıkayıverdi.

"Bir Gemi, orada- bir Gemi daha; Tanrılar aşkına!"

Tanrılar ve bütün o diğer şeyler hakkında söylenenlerin ne kadarına inandığımı o ana dek bilmiyordum. Burada her yerden çok uzakta olduğumuz, yüzeceği bile şüpheli olan bir Gemi'nin başka bir yerden geldiği, karakutu'nun Tanrıların emaneti olduğu, ölümden sonra başka yerler olduğu ve iyi insanların Dünya adındaki o mükemmel yere gideceği efsaneleri benim için uzak birer hayal, fazla iyimser beklentiler olmuştu hep. Bir yerde, bir şeyler ters gitmiş gibi geliyordu. Koca bir Gemi'nin burada açıklanamaz bir şekilde bulunuyor olması gerçeği, dahası o cızırdayan karakutu bile beni tatmin etmemişti. Bir din adamı olarak kişisel şüphelerimi geride bırakarak işimi yapmayı öğreneli ise çok olmuştu. Ancak karakutu aracılığıyla gelen vahiy, o gün ufukta gördüğüm, uçan ikinci bir Gemi ile birleşince her şey yerli yerine oturmuştu.

Tanrılarla yüzleşecektim.

Kasabanın en yüksek din adamı olarak bunu yapmak benim sorumluluğumdaydı. Tabii, bu işler söylendiği kadar kolay yapılmıyor. Güçlü bir iman ve oldukça büyük bir cesaret gerektiriyor. Dahası, sadece gitmek de yetmiyor, dönerken, geride bıraktığım bu yarı-çıplaklara da bir yanıt getirmem gerekiyor.

Elimden gelenin en iyisini yaptığıma inanarak kasabayı ve beni uğurlayanları geride bırakırken, bu uğursuz işleri başıma saran yeniyetme rahibin de peşimden koşar adım geldiğini gördüğümde itiraz edecek gücüm yoktu. Tanrılara giderken böylesine kör iman sahiplerine de ihtiyaç vardır.

Kuzeye, İkinci Gemi'nin göründüğü yönde yol alırken genç adamla fazla konuşma fırsatımız olmadı. Bunu başarabildiğimiz nadir anlarda ise onlarla karşılaştığımızda ne yapacağımızı tartışıyorduk. İçimizi kaplayan korku ve umut birbiriyle mücadele ederken nefes almak dahi yeterince zor oluyordu.

Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...

Kasaba ardımızda küçük bir nokta halini alıp kaybolduktan yedi gün sonra, toz, toprak, çamur, börtü böcek ve bin bir çeşit yeşilin arasında süren yolculuğumuz ilk meyvelerini vermeye başladı. Yaşı ve aklına galip gelen cesareti sayesinde hep benden bir adım önde yürüyen genç adam, eli ayağına dolaşmış bir biçimde yanıma geldiğinde, o daha konuşmadan vardığımızı anladım.

Kolumdan tutup beni götürdüğü tepenin ardındaki düzlükte bir Gemi'nin koca kanatları günün canlı ışığıyla parlıyordu. Gökten yeni indiği için henüz kutsal tazeliğini yitirmemişti ve kasabadakinin aksine bembeyaz görünüyordu. Hiçbir eksik kısmı yoktu ve hemen her yanı kapalıydı. Bu görüntü karşısında gözlerim fal taşı gibi açılmış, ayaklarımın altındaki kutsal manzarayı izliyordum. Bir an korkuya kapılıp yüksek sesle dua ettiğimi hatırlıyorum. Gördüklerimin etkisiyle aklım bir süre uçup gitmiş olmalı.

Kendime geldiğimde, rahip bozuntusu yanımda değildi. Telaşa kapılıp bağıracak oldum ancak yapamadım, aşağıdaki düzlükte bir karartının hareket ettiğini görünce nerede olduğunu anladım. Onu geri çağıracak oldum, beceremedim.

"Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz!" diye bağırıyordu, Gemi'ye doğru koşarken. "Biliyorsun, dinliyoruz!"

Genelde Tanrılar dinlemeyi severdi, ama bu kez öyle olmadı.

Bembeyaz vücudu ve parıltıdan görünmeyen yüzüyle birlikte İkinci Gemi'nin içinden bir tanrı belirdi. Ağır hareketlerle Gemi'yi terk edip, yavaş yavaş, elini tehditkâr bir biçimde havaya kaldırarak yarı çıplak genç adama doğru ilerledi. Zavallıcık da bu manzara karşısında korkudan ne yapacağını şaşırmış olacak, olduğu yere kapaklanıp dua etmeye başlamıştı.
"Rahip Nuha! Rahip Nuha!" diye bağırıyordu, elini kolunu bana doğru sallayarak, soluk soluğaydı; bir yandan da sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu. Bir nöbete tutulmuş gibiydi.

"Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz!"

"Dinliyoruz!"

"Dinliyoruz!"

"Dinliyoruz!"

Seni duyduğumuzu biliyorsun, dinliyoruz...

En çok gerektikleri anda sözcükler tüm işlevlerini yitirirler. Bu da, o anlardan biriydi. Onu uyarmak, sakinleştirmek istedim, ama ağzımdan hiçbir şey çıkmadı. Yapabileceğim tek şeyi yapıp, ona doğru koşmaya başladım. Tanrı, beni fark eder etmez havada tuttuğu elini üzerime çevirdi ve elinden bir kıvılcım çıktı. Aynı anda tüm vücudumu saran derin bir yanma hissettim. Ellerim, ayaklarım gittikçe güçsüzleşiyor, midem yanıyor ve başım dönüyordu. Son bir hareketle birkaç adım daha atıp yere kapaklandım. Olduğum yerden ona baktım, ancak yüzü tüm o tanrısallığın etkisiyle bir alev topu gibi parlıyordu. Bembeyaz vücudu ile ağır ağır bana doğru gelirken, son nefesimde tek bir söz çıktı kan kusan ağzımdan:

"Tanrılar aşkına," diyebildim, ironikti.

 


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform