şampiyon

Bir savaş çocuğuydum. İnsanların hâlâ birbirilerini boğazlayacak kadar çok olduğu yıllarda dünyaya geldim. Etrafımda olup bitenleri anlamak için fazla küçüktüm ve etrafta olup bitenler benim için -ve diğer herkes için- fazla büyüktü. Bir gecede kocaman şehirler yerle bir oluyor, saatler, hatta dakikalar içinde milyonlarca insan ölüyor ve kıtalar bir gecede nükleer bir ölüm sessizliğine bürünüyordu. Babam herhangi bir cephede ölmekle, annem de yeni doğan çocuğuyla hayatta kalmakla meşguldü, bu yüzden o sıralarda neler yaşandığını kimse tam olarak anlayamamıştı.

Tüm patırtı sona erdiğinde hâlâ hayatta olduğum için şanslıydım. Toz bulutu dağılıp, yıkımın manzarası netleştiğinde annemle benim kalacak -ya da gidecek- hiçbir yerimizin olmadığı ortaya çıktı. Büyük şehirler tam bir hurda yığınıydı ve alabildiğine insan kaynıyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu ve doymayı bekleyen sayısız mide vardı. Bir gün annem 'gidiyoruz' dediğinde elinden tutup adımlarımı onunkilere uydurmaya çalıştım. Büyük bir olasılıkla ortalıkta dolaşan sayısız 'hayal ülkesi' söylentilerinden birini duymuş ve kendi aklınca tartıp mantıklı bulmuştu.

Kuzeye doğru giden bir yolda günlerce aç susuz yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonunda varacağız, diyordu. Ben de dediklerine kanaat edip bir an önce yolun sona ermesini diliyordum.

Yol üzerinde bir çok insanla karşılaştık. Hırlısı, hırsızı, haydudu, hayalperesti; hepsi bir yerlerdeki dertlerinden kaçıp, başka bir yerdeki umutlarına doğru yol alıyorlardı. Daha iyi olan yanı başınızda değil, yolun sonundaydı. Belki de yolun kendisi kalmaktan daha iyiydi. İnsan yolcu olduğunda bazı şeyleri hoş görüp bazılarının sorumluluğunu üzerinde hissetmeyebiliyor.

Varacağımız yere ne kadar uzakta olduğunu bilmediğim bir köyün yakınından geçerken annemin aklına şansını burada denemek geldi. (Yoldayken kararlarınız çok çabuk değişebiliyor.) Gidip konuşacaktı, sığınma talep edecekti. Denedi. Bizi kabul ettiler.

Onlar için de mantıklı olanı buydu. Yüksek duvarlarla çevreleyip gece gündüz nöbet bekledikleri küçük köylerinin içinde yeteri kadar kadın yoktu, olanlar da ya çok yaşlı, ya da çok gençti. Doğurganlık hayatî önem taşıyordu. Köyün ihtiyaçları arasında sağlıklı iş gücü -askeri ve sivil- vardı ve bunu da ancak üreyerek sağlayabilirdi. Dışarıdan gelenler genellikle ya hastalıklı ya da fazla radyasyondan mutasyona uğramış olanlardı. Şansları vardı ki biz imdatlarına yetiştik. Bir kaç yıl içinde annem ikisi erkek biri ise kız üç çocuk daha doğurdu.

Köyün en önemli sermayesi olduklarından en büyük ilgi köydeki çocuklar üzerindeydi. Her biri, gelecekteki güzel yaşamın teminatı olarak görülüyor ve ona uygun olarak yetiştiriliyordu. O zamanlar yaşım henüz yetişkin denecek kadar olmadığından, bir yandan tüm bu ilginin keyfini sürerken bir yandan da köydeki diğer çocuklarla birlikte tarım, mekanik aletlerin tamiri, savaş, hayvancılık, ilk yardım gibi ileride yapmamın beklendiği işlerin yöntemlerini öğreniyordum. Ailesinin tüm ilgisi üzerinde olan çocuklar gibi, ben de yaşadıklarımın keyfini çıkarıyordum.

İnsan yaşadıkça öğreniyor. Ama sorun şu ki, öğrenmek için hayatta kalmak şart. Seçim'i ilk duyduğumda aklımdan geçenler de tam olarak buydu. Hayatta kalmak.
Savaş'tan sonra ahlâk ve masumiyet gibi kavramlar yepyeni anlamlar kazanmış görünüyordu. Bu yeni anlamların sağlamasını da çocuklar yapıyordu. Darwin'i söylediklerinden utandıracak olan bu tören, her sene bahar ayında yapılan bir tür "yetişkinliğe kabul" ayiniydi. Töre, köyde yetişkinlik çağına ermiş olan erkek çocukların köyün duvarları dışına bırakılmasını ve geri gelebilenlerin tekrar topluluğa kabul edilmesini öğütlüyordu. Dışarıda; mutant hayvanlar, açlık, susuzluk ve haydutlar gibi türlü tehlikelerle boğuşmaları bekleniyor böylelikle erkekliklerini ispat etmeleri gerekiyordu. Ya da kısa yoldan, tüm rakiplerini eleyip köyün beklediği şampiyon olabilirlerdi. Savaşın insanlığı nasıl geriletebileceğini orada gözlerimle gördüm. Medeniyet, ilkel kabile yaşantısının radyasyona bulanmış hali içinde yüzüyordu.

Tüm bu yamyamlığı daha da eğlenceli hale getirmek ve denklemi biraz daha karmaşıklaştırmak için her yetişkin adayına bir fişek, bir tanesine ise sadece çifte vermeyi uygun görmüşlerdi. Bunu da elimde kırmızı bir fişekle kapı dışarı edildiğimde öğrendim.

Bir kere boka battın mı, içinde yüzmek zorundasın. İlk öğrendiğim kural bu olmuştu. Yükselen güneşe karşı, bir grup genç adamla kapının önüne bırakıldığımda herkesin, sanki kırk yıldır bu fırsatı kolluyormuşçasına hesapladığı yöne doğru koşmasıyla yapayalnız kaldım. Aklımdan ilk geçen bir yerlere saklanmak oldu. Önümde uzanan sık ağaçlığa tedirgin adımlarla sokulup, nefesim kesilinceye dek koştum. Gözüme kestirdiğim bir köşe bulduğumdaysa kendimi oraya atarak sessizce beklemeye koyuldum. Bir süre sonra nefes alışlarım düzeldi ve kış uykusuna yatan bir hayvan kadar sessizdim.

Ancak beklemek, düşünüldüğünden daha gergin bir durum. Özellikle de eli tüfekli birileri sizi arıyorsa. Elimde belirsiz uzunlukta bir süre vardı ve yapabileceğim fazla bir şey yoktu. Avuçlarımdaki kırmızı fişeği incelerken aklımdan geçenler; diğerlerinin neler yapıyor olabileceği üzerine varsayımlardı. İlk önce herkesin birlikte hareket edip, ortak bir düşman belirleyerek; tüfeğin ortak kullanımıyla ilk olarak onu öldüreceklerini düşünüyordum. Ancak; hayatta kalma mücadelesinin tek gerçek olduğu durumlarda işbirliği hiçbir zaman tercih edilen bir yöntem değildi. İnsanoğlu bencildi; ya da bencil olmak kolayına geliyordu. İnsanoğlu tembeldi. Bu açıdan bakıldığında; kimsenin canını da tehlikeye atmayacağını düşünürsek; herkes için saklanmak en doğru yol gibi görünüyordu. Acaba diğerleri de benimle aynı şeyi mi düşünüyorlardı? Ne de olsa tüfek ve fişek bir araya gelmeden birini öldürmek zordu. Ama herkesin saklanıp diğerlerinin birbirini öldürmesini beklediğini var sayarsak; kimse ölmeyecek, dolayısıyla da kimse köye geri dönemeyecekti. Kış uykusundan uyanma vaktiydi.

Saklandığım yerden çıkıp, temkinli adımlarla ağaçların arasında dolaşmaya başladım. Avını arayan bir avcı gibi en ufak bir kıpırtıdan ürkerek ve en küçük sesi dikkate alarak, ne yöne gittiğimi bilmeden ama hissederek ilerledim. Yerde rastladığım ayak izleri doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Az sonra, benimle birlikte sabah köyden ayrılan çocuklardan birini yerde cansız yatarken buldum. Boynu kırılmıştı. Ya saklanmaya çalıştığı ağaçtan düşmüştü, ya da... Ona verilen fişeği bulmak için ceplerini yokladım, donunun içine bile baktım. Yoktu. Tam o sırada, fazla uzakta olmayan bir tüfek sesi beni diğerlerinin durumu konusunda aydınlattı. Işığa uçan bir pervane gibi, sesin geldiği yöne doğru hızla koştum.

Ateş eden çocuk, namludan boş fişeği çıkardı, yenisini takmak üzere öldürdüğü çocuğun üzerini yokladı. Ölen çocuğun hâlâ hayattayken avucunda sakladığı fişek, yere düşerken bir çamur deryasının içinde kaybolduğundan kullanılmaz haldeydi. Bu durumda, düşmanımla hemen hemen eşit koşullardaydık. Onda tüfek, bende ise fişek. İkimiz ancak bir adam ediyorduk ve köyün ihtiyacı olan sadece bir adamdı.

Aklımdaki sessizlikle, saklandığım yerden fırlayıp yere eğilmiş olan düşmanımın üzerine atladım. Beklenmedik saldırımı, sanki yıllardır bekliyormuşçasına rahat bir hareketle savuşturdu ve tüfeğinin dipçiğiyle karnıma var gücüyle vurdu. İki büklüm halimle yerden zar zor kalkıp üzerine atıldığımda çiftenin namlusunu elleriyle kavrayıp kalkan gibi kullanmayı denedi. Bunun karşısında tek yapabildiğim bacak arasına sıkı bir diz geçirmek oldu. Yere kapaklanmıştı. Tüfeği elinden almak üzere hamle yaptığımda gücünün yettiğince bana karşı koydu, ayağımla boynuna bastığımdaysa uysal bir köle gibi davrandı ve tüfeği bana bırakıverdi.

Elime geçirdiğim çifteye fişeği sürerken soluk alışları arasından hırıltılı sesini duydum.

"Öldür beni."

Arkamı döndüm, yeni başlayan günün ışığı altında, sakin adımlarla köye doğru yürümeye koyuldum.



Kül ve Toz


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform