omikronlar kardeşimizdir, ya da hemen sipariş verirseniz ikincisi bedava

I.
Savaş boyalarının ardına saklanmış bir adam, dev yapraklı yeşil bitikler arasından çıkarak kendisini izleyenlere döndü.

"Çok garip, o kahrolası yaratıklardan tek bir iz bile yok." dedi, "Galiba, onları kaybettik."
Ter ve nemle karışık tozun izlerini üniformasının tersiyle silmeye çalıştı, ayaklarının dibine tükürüp birlikteki adamlardan birine döndü ve sordu.

"Şimdi ne yapıyoruz Yüzbaşı?"

"İlerlemeye devam ediyoruz," dedi koruyucu güneş gözlüklerinin ve miğferinin altından yüzbaşı, "bize bunun için para veriyorlar."

Güneş yanığı suratında bir gülümseme belirdi, -dişlerini yeni yaptırmış olmalıydı- ancak hemen sonra arkalardan yükselen bir sesle silinip gitti.

"Yüzbaşı, yaralı erin durumu kötüleşiyor. Hızla kan kaybediyor."

"Pekâlâ, gidip ne yapabileceğimize bir bakalım."

Arkasını dönüp bölüğün arkasına geçerken sesini yükselterek devam etti.

"Bu sırada siz de tüfeklerinizi ve diğer teknik teçhizatınızı şarj edin. Hangi pilleri kullanacağınızı biliyorsunuz, değil mi?"

Bölük hep bir ağızdan yanıtladı: "GÜÇ-VER 9001!"

Yaralı erin yanında diz çökmüş, kolundaki yarayı inceliyordu. Mermi yaklaşık otuz derecelik bir açıyla omuzdan içeri girmiş ve Avrasya Ordusu armasıyla birlikte askerin kolunu da paramparça etmişti. Üstelik radyoaktif bir kovana sahipti ve askerin omzunda küçük, biçimsiz bir oyuk oluşturmuştu.

"Pansuman yapın," dedi Yüzbaşı, bir işe yaramayacağını bilerek. "Devam ediyoruz."

Birlik, yüksek ve sık bitki örtüsü arasından ilerlerken etrafta Omikro II bataklıklarında görülmeyen türde bir sessizlik hakimdi. Cırcır böceği gibi kulak tırmalayan o tek kanatlı kuşlar yoktu, ya da balçıktan havalanamayan o dev çekirge benzeri şeyler. Bunların yerini, sadece ezilen çamurun çıkardığı ses dolduruyordu. Havadaysa; paslanmaz çelik, nem, barut ve terin birbirine geçmiş ağır tadı vardı. Askerlerin kulaklarındaki telsizlerde duyulan emirlerin elektronik sesi ise ölmek bilmeyen bir sivrisinek sürüsü gibiydi. Bütün bunlar ve diğer tüm zorluklara rağmen Avrasya Ordusu ilerlemeye devam etti.

Sonra, radyoaktif mermi yağmuru başladı ve her şey eski, bilindik kaotik haline dönüverdi.
İlk ölen birliğin önünde ilerleyen izci er olmuştu. Kafasına isabet eden bir .303 ZD ile yere düşerken beyninden arta kalanlarla, bir sıra geridekilerin üniformalarında sıcak bir desen oluşturmuştu.

"Siper alın!"

Yüzbaşının inci dişleri yeniden belirmişti, fakat bu kez ağzı sonuna kadar açık, avaz avaz bağırıyordu.

"Nerede bu kahrolası ucubeler? Siper alın ve karşılık verin!"

Çok geçmeden Avrasya Ordusu'na ait birlik karşı ateşe başlamıştı. Namlulardan yayılan alevler, yeşil ve kahverenginin arasında sapsarı çiçekler gibi açılıyordu. Radyoaktif mermiler, el bombaları ve etrafa saçılan kan, Özgürlük Günü kutlamalarını andırıyordu. Yüzbaşı da bu curcunadaki yerini almış, omzuna dayadığı makinelisine abanmış, durmadan ateş ediyordu. Bir anlığına duraklayıp karşıdaki tepeyi eliyle işaret etti.

"Oradalar!"

Hışımla bir şarjör daha boşalttı, ateş edemez hale gelince de yanındaki erlerden birini dürterek konuştu.

"Şuradaki makineliyi görüyor musun Mehmet?"

Mehmet başıyla onayladı.

"Sol tarafa doğru açılarak onu indirmelisin, o kahrolası yaratık bize ateş ederken yerimizden kımıldayamayız. Gidip işini bitir."

"Emredersiniz," dedi ve saklandığı yerden temkinli bir şekilde doğrularak çapraz bir koşuya başladı. Ateş edebileceği güvenli bir yer bulur bulmaz da silahını kavrayıverdi. Ama savaş tanrıları onu sevmemiş olacaktı ki göğsüne yediği bir mermi sırtından çıkıp bedeninde pek de hoş olmayan bir delik açtı.

"Allah kahretsin!" diye bağırdı Yüzbaşı, siper aldığı yerden çıkarken. Ölen askere doğru çılgınca koşuyordu. Bir çırpıda silahı cesedin elinden ayırdı ve nişan aldı. Namluyu, tepedeki makinelinin ardında beliren bir çift iri göze doğru çevirip tetiğe bastı. Sayı!

"Saldırın, ileri!"

Birkaç dakika sonra düşmandan eser kalmamıştı. Yüzbaşı, birlikten arta kalanlarla birlikte çeşitli renk ve yoğunluktaki vücut sıvılarına bulanmış olarak tepeden aşağı ağır ağır inerken bir ses duyuldu.

"Kestik! İki dakika reklam arası."

"Allah kahretsin Yeşim, az daha geberiyordum!"

"Harikaydın Cem! Patlamalar ekranda muhteşem görünüyordu. Yayını kesip burada yakaladığımız havayı bozmak istemedim."

Adam miğferinden ve elindeki silahından bir çırpıda kurtulmuştu, ama gözlükleri hala gözündeydi. Bir yığın kablo, spot ve makinenin arasından dikkatle sıyrılarak üzerinde adının yazılı olduğu iskemleye oturdu.

"Yakaladığımız mı? Orada o ucubelerle karşı karşıya gelen bendim! Sense burada o küçük oyuncaklarınla güvendesin."

Az önce bağırdığı kadın yanı başında beliriverdi.

"Gerçekten harikaydın Cem." Kadın, yüzünde yaramaz bir çocuğun gülümsemesini taşıyordu.

"Pekala, ben de iyi bir şeyler yakaladığımızı hissetmiştim. Ama Yeşim, biliyorsun orada ölebilirdim. İzciyi oynayan o yeniyetmenin beyninin nasıl parçalandığını gördüm."

"Evet," diye yanıtladı Yeşim, "ve hepsini görüntüledik. Harika, değil mi?"

Adam, bunları duymaktan yorulmuş bir ifadeyle kendini sandalyeye iyice bıraktı, derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Bir an sonra, kâbus görmüş gibi fırladı.

"Kahvem nerede? Kahretsin, daha kaç kere söylememe gerekecek; Reklam arasında kahvemi istiyorum!"

Duyduklarıyla ezilmişçesine küçülen kadın, sette dolanan bir servis robotunun elindeki bardağı kaptığı gibi adama verdi.

"Bunu senin için özel olarak yaptırdım, iki kat fazla süt -üstelik inek sütü." Sonra, çok eğlendiği her halinden belli olan bir bakış ve bir göz kırpmayla ekledi. "Fazladan birkaç şey de kattım. Seveceksin."

"Bu program için de aynı şeyleri söylemiştin. 'Hoşuna gidecek, çok eğleneceksin.'" Kadının konuşmasını ve hareketlerini taklit ediyordu.

"Evet, gerçekten çok eğlenceli! İşinden evine dönen şişko aptallar yağlı etleri elleriyle yerken izleyip eğlensin diye, tanrının cezası bu gezegende, kahrolası ucubelere karşı elimde silahla koşuyorum!"

Sözünü bitirdiğinde bir japon balığı gibi kızarmış, şişmişti.

"Bunlar gerçek mermi Yeşim. Allah kahretsin!"

Kadın, çaresiz bir şekilde elindeki bardağı uzattı. Tüm mahcubiyetini gizler umuduyla suratının ortasına küçük bir gülümseme yerleştirmeyi denedi.

Bardağı hışımla kadının elinden kaptı.

"Sana kanmamalıydım, ilk günden bırakıp gitmeliydim. Hatta buraya hiç gelmemeliydim. Tanrım, bana gerçek mermilerden bahsetmemiştin bile Yeş- Vay canına! Bunun içine ne koydun böyle?"

Kadının yüzündeki gülümseme koca bir sırıtışa döndü ve derin bir oh çekti.

 

II.
"Kanalı değiştirebilir misin? Reklamlara dayanamıyorum."

Gelen öneri üzerine masanın arkasında oturan adam, elindeki kumandaya dokunarak duvarı baştan sona kaplayan dev ekranı susturdu. Odadaki sessizlik belirginleşti ve ışık içeri dolmaya başladı. Ekran giderek şeffaflaştı ve sonunda büyük bir pencereye dönüştü.

Dışarıda güneş haylazca batıyordu ve Taksim her zamankinden daha kalabalıktı. Reklam panolarında belirip kaybolan ilanlar akın akın ilerleyen insan sürüsünün üzerine renkli ışıklar saçıyordu. Şehir tüm gürültüsü ve hengâmesiyle dışarı hapsolmuştu. Kırk dokuzunca katta yer alan bu lüks otel odasındaysa iki adam yalnızlıklarının keyfini sürüyordu.

"Umarım bu işe yarar Aydın Bey," dedi ayaktaki adam arkasına bakmadan, purosundan bir nefes alırken meydandaki kalabalığı izliyordu

"Yarayacak Kemal Bey, daha önce sayısız kez işe yaradı. Programa K.E.S. 2500 tıraş makinelerinin reklamını aldığımız dönemi hatırlamıyor musunuz? Bir tane alabilmek için insanlar alışveriş merkezlerini, süpermarketleri işgal etmişlerdi. Bugün, eğer İstanbul'daki taksilerin neredeyse tamamı GÜÇ-VER bataryalarını kullanıyorsa bu yine bizim sayemizdedir."

İçkisinden bir yudum alıp devam etti.

"Bir kanal sahibi olmanın sevdiğim yanlarından biri de, istediğiniz ürünü milyarlarca tüketiciye satabilecek gücü elinde barındırmaktır."

"Bunu reklam panoları, dev ekranlar, internet, hatta gazete ilanları bile yapabilir. Peki, ben niye bu kadar fazla para ödüyorum?"

Aydın Bey oturduğu yerden doğruldu, şakaklarındaki kır saçlarını parmak ucuyla düzeltip, boğazını temizledikten sonra konuştu.

"Savaşın pazarlama gücünü hafife alıyorsunuz Kemal Bey, Omikro Operasyonu, -ya da izleyenlerin ona taktığı adla "Hepsini Gebertin!"- Avrasya Galaktik Televizyonu olarak ortaya koyduğumuz en başarılı yapımlardan biri oldu. Beklentilerinizi fazlasıyla karşılayacak, bundan şüpheniz olmasın. Yakında herkes sizin istediğiniz gibi kokacak."

"Öyle olsa iyi olur" dedi ayaktaki adam, yüzünü odaya dönerken. "O süslü herife verdiğim parayla kendime bir reklamcılık şirketi bile kurabilirdim. Umarım orada gebermemeyi becerir."

"Rahat olun Kemal Bey," dedi diğeri gülümseyerek "orada emin ellerde olacak."

Ayaktaki adam, purosunu kül tablasına bırakıp gitmek üzere hareketlendi. Aydın Bey yerinden kalkana dek kapıya varmıştı bile.

"Size iyi günler diliyorum," dedi, zaten mükemmel olan ceketinin yakasını düzeltirken. Çantasını alıp çıktı.

"Kemal Bey, aracınız hazır efendim."

İyi ki hızırım var diye düşündü dışarıdaki kalabalığın içine girmek zorunda olmadığına şükrederek. İçkisinden son bir yudum alıp ayağa kalktı ve çıkışa yöneldi. Bu sıkıcı otelin lobisinden çıkacağı için mutluydu. Kendisi için kapıyı açık tutan görevliye selam verip dışarı çıktı.

Dışarısı yukarıdan göründüğünden daha kalabalık, daha sıcak, daha nemli ve daha dayanılmazdı. Kutlama falan olmalı, diye düşündü. Her yönden her delikten çıkan insanlar, sonu gelmeyen kalabalık ve rengârenk reklam ışıklarıyla kalıcı bir lunaparkı andırıyordu meydan. Caddenin öte yanında bir grup yeniyetme, muhtemelen sistemde hoşlarına gitmeyen birşeylerden şikayet ediyorlardı. Havaya kaldırılmış yumruklar, pankartlar ve kulağa boğulmakta olan yaşlı bir köpek iniltisi gibi gelen bir slogan. Bulunduğu yerden neyi rahatsız edici bulduklarını anlamak imkansızdı, doğrusu umrunda da değildi. Nasılsa polisler birazdan icabına bakardı. Zengin biri olduğuna bir kez daha sevinerek aracını aramaya koyuldu. Görünürde hiçbir hızır yoktu. Sadece caddenin rutin akışı içerisinde araçlar birkaç metre yüksekte haylazca ilerliyordu. Ona bahşiş vermeyeceğim diye geçirdi içinden, kızmıştı. Güneş ışığı altında siyah kaportası ayna gibi ışıldayan bir hızır sol taraftan süzülerek alçaldığındaysa neşesi tekrar yerine geldi.

Araç beton zemine dokunacakmış gibi oldu, tam olarak yere paralel bir şekilde havada asılı kaldığındaysa kapıları hızla açıldı.

"Buyrun efendim" dedi otel görevlisi.

Çantasını arkaya fırlatıp sürücü koltuğuna yerleşti. Harekete geçmeden önce dikiz aynasını düzeltirken arkasındaki kalabalıkta birşeylerin yolunda gitmediğini fark etti. İnsanlar aniden kendisine doğru hareketlenmişti. Kafasını çevirip baktığında gelenlerin kim olduğunu bir çırpıda anladı. Rahatsız yeniyetmeler. Ellerinde pankartlar, ağızlarında geveledikleri bir sloganı haykırarak otelin önüne, tam da hızırını park ettiği yere doğru ilerliyorlardı.

"Omikro Operasyonu'na Son!"

"OO'nun Fişini Çekin!"

"Tanrım!" diyebildi. Aracı çalıştıracak olan anahtarı bulamadı. Önce ceketinin ceplerini karıştırdı, orada değildi. "Çantam" dedi, orada da yoktu. Telaşla geriye dönüp yaklaşan kitleye bir kez daha baktı. Artık daha yakındılar ve hepsinin yüzlerindeki öfke, karşı çıkış, ya da açlık benzeri o ifade okunabiliyordu. Her biri, elindeki TV kumandasını ona çevirmiş, hışımla kapatma düğmesine basıyordu.

"Omikro Operasyonu'na Son!"

Korkuyla kapıları kapatan düğmeye bastı. Her yerdeydiler. Neredeyse cama yapışacaklardı. Telaşlanmıştı. Son bir umut elini pantolonunun cebine attı. Tanrıya şükür! Anahtarı alelacele okuyucuya tuttu ve motorlar bir anda gürledi. Araç hızla yükselip yukarıdaki yolda ilerleyen konvoya katılmadan önce son bir kez daha arkaya dönüp bakacak cesareti kendinde bulabildi. Gördüğü son şey, genç bir adamın havaya kaldırdığı, kocaman siyah harflerden oluşan bir pankart olmuştu:

OMİKRONLAR KARDEŞİMİZDİR!

"Polisler Geliyor! Levent, gidelim."

Genç kız, sözünü bitirir bitirmez kaçmaya başladı.

Az önce gürleyen kalabalık, polis sözcüğünün duyulmasıyla bir anda parçalanmış, ilk siren ışıklarının belirmesiyle de adeta buharlaşmıştı. Etrafta kimsenin kalmadığını fark eden genç adam elindeki pankartı fırlattı, çoktan uzaklaşmış olan kıza yetişmek üzere koştu.
"Buket, bekle!"

Kalabalığın arasından arkadaşına yetişebilmek için olanca gücüyle koştu ama o kadar çok insan vardı ki bu neredeyse imkansızdı. Bir köşe başında kendisini beklemeye karar veren kızın yanına vardığında nefessizlikten bayılacak gibiydi.

"Şimdi n'apıyoruz?" Sesine endişe hakimdi.

"Bize gidelim," dedi genç adam, "orada güvende oluruz."

Köşeyi döner dönmez, sanki az önce polisten kaçan onlar değilmişçesine, kendilerinden emin bir şekilde yürümeye başladılar. Yüksek binaların, uçuşan hızırların ve reklam panolarının altından geçip ara sokaklara daldılar. Biraz sonra, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaydılar. Bir süre daha yürümeye devam ettiler, önlerinde, yüz yıl önce terk edilmiş gibi görünen eski bir apartman belirdiğinde durdular.

Yukarı çıkıp daireye girdiklerinde içeride yalnız olmadıklarını anladılar. Aşağı yukarı kendi yaşlarında birkaç genç etraftaki eşyalar üzerine rastgele kurulmuş, buldukları herhangi birşeyle meşgul oluyorlardı. Geldiklerini gören bir tanesi sordu.

"İzlendiniz mi?"

"Sanmıyorum," dedi genç adam. Oturup bir sigara yaktı. Çektiği ilk nefesi odaya salıp konuştu.

"Oradaydı."

"Kim, o süslü mü?"

"Hayır, Kemal Demirhan. Otelden çıkarken elimizde kumandalarla üzerine yürüdük. Korkudan altına ediyordu."

Gülüştüler, sonra garip bir sessizlik oldu.

"Buluşma, yeni reklam anlaşması yaptıklarını gösteriyor, bu da programın devamı demek."

Sigarasından bir nefes daha aldı ve sonra itiraf etti.
"Ama bunların hiçbir önemi yok."

Odadaki herkes, neden bahsettiğini anlamak üzere ona baktı.

"Tüm bu eylemler..." Sesinde yorgunluk vardı, "toplanıp bağırıyoruz ve daha sözümüzü bitirmeden unutuluyoruz. Kimse kafasını çevirip bakmıyor bile."

İçlerinden biri cevap verdi. "Tüm basın ellerindeyken bizi ana haber bültenine koyacak değiller ya."

"Doğru," diye ona hak verdi genç adam uzun bir sessizliğin ardından, dalıp kaybolduğu düşüncelerinin arasından sıyrılarak.

"Ama artık bu bile bize engel olamayacak, çünkü televizyona çıkıyoruz!"

 

III.
"Sana inanamıyorum Yeşim!"

"Bir kez daha söylüyorum Cem, bu benim fikrim değildi. Dünyadakilerin kararı."

"Evet," yine alaycı tavrını takınmıştı, "gerçek mermilerden bahsetmek de senin fikrin değildi ama bu o kahrolası mermilerin gerçekliğini etkilemiyor!"

Belli ki, bugün yeterli miktarda kafein almamıştı.

"Hepsi yetmiyormuş gibi, şimdi bir de bu süslüyle uğraşmak zorundayım."

Cümlesini bitirdiğinde, sesi zorlukla duyuluyordu. Kendi kendine konuşuyormuş gibi devam etti.

"Kahretsin! Bu iş benim son şansımdı ve şimdi oğlanın biri gelip bunu elimden alıyor. Pembe dizilerden asla ayrılmamalıydım."

Yalvaran gözlerle kadına baktı.

"Yeşim, Omikro II, bu şov, bu iklim, bu gezegen bana göre değil. Belki de ikinci sınıf bir oyuncu olduğumu kabullenmem gerek."

"Saçmalama Cem, her şey yoluna girecek ve sen de Dünya'da, hak ettiğin bir filmde oynayacaksın."
Elindeki kahve dolu bardağı uzattı.

"Al, bu iyi gelir."

Kahveyi görür görmez çocuklara özgü gülümsemesini takınarak bardağı kadının elinden kaptı, iştahla dumanı tüten kahvenin tadına baktı.

* * *

Hızırbüs yavaşça alçalıp art arda sıralanan iskelelerden birine yanaşırken Levent yerinden kalkmak için hareketlendi. Biletini yirmi yedinci kez kontrol etti, hala son bıraktığı yerdeydi. Araç sabitlenirken titreyip sallandı, ardından motorlar sustu. Kapılar açılınca iskeleye uzanan platforma atlayıp üzerinde Yeşilköy Uzaylimanı yazan kapıya doğru ilerledi.

Bir düzine detektör ve onlarca kontrolden geçtikten sonra içeri girebildi. Kendisine gösterilen bir başka kapıdan geçerek uzaygemisine uzanan koridora çıktı. Doğru gemiye gittiğinden emin değildi. Şüphesini gidermek üzere geri dönecekken kapıda beliren bir metal yığını doğru yolda olduğunu işaret etti.

Onlarca kamera ve ışığın arasında uzaygemisine uzanan merdivenlere doğru giden bu adam Mert Toptan'dan başkası değildi. Yirmi beşini henüz geçmiş olan bu adam uzun boyu ve jöleli saçlarıyla yanından geçip giderken öylece izlemekle yetindi. Parfümünü fazla kaçırmıştı. Ter-Yok reklamı için doğru adamı seçmişler, diye düşündü ve kendisi de doğru yolda olmalıydı. Kalkışı kaçırmamak için hızla çıkışa doğru yürüdü.

Merdivenlerin başına geldiğinde kameralar oyuncunun etrafını sarmış ona sorular soruyorlardı.

"Yer alacağınız programda gerçek kurşun kullanıldığını biliyor musunuz?"

"Efendim sizce Omikronların yaşama hakkı yok mu?"

"Ter-Yok parfümlerinin kadınlar üzerinde etkili olduğu doğru mu?"

Genç oyuncu, sorulara yanıt vermekten kaçınırken kendine yöneltilen her merceğe uygun bir açıdan poz vermeyi unutmadı. Geminin kalkışa hazır olduğunu belirten duyuruyla birlikte merdivenin başında yalnızca o ve Avrasya Galaktik Televizyonu kameramanı kaldı. Diğer yolcularla birlikte Levent de uzaygemisine tırmanan merdivenleri adımladı ve kalkışı beklemek üzere yerini aldı.

Dünyadan ayrılalı bir hayli zaman geçmişti ve alışkanlığa dönüştüğünde uzayda yolculuk hayal edildiğinden daha sıkıcıdır, bu durum Levent için de farklı değildi. Dahası, gemideki tüm ekranlardan Omikro Operasyonu'nun "özel" bölümü yayınlanıyordu ve eğer yayın sizin iki sıra arkanızdaki koltukta yapılıyorsa izlemek istemezsiniz. Yine de her ihtimale karşı tüm ekranlar açık tutuluyordu.

Levent, koltuğunda rahat edemediğini fark etti, karnı da ağrıyor gibiydi. Tuvalete gitmek üzere ayağa kalktı ve yalpaladı. Yapay yer çekimi asla dünyadaki gibi olmuyordu. Koltukların arasında ağır aksak ilerlerken koridordaki kameramanın yolunu kapattığını gördü. Adam, durmadan neler hissettiğinden bahseden oyuncuyu görüntülemekle meşguldü. Şimdi, diye düşündü ve adamın elindeki mikrofonu kaptı, ardından kameramanı kendisini çekmesi için uyardı.

"İyi akşamlar bayanlar baylar, Omikro Operasyonu'nun bir başka bölümüyle daha sizlerle birlikteyiz. Her zamankinden farklı olarak bu kez yayınımızı Dünya-Omikro II seferini yapan DAVT23-3462 sefer sayılı uzay gemisinden yapıyoruz, öyle değil mi Sayın Toptan?"

Adam şaşkın ve korkmuş bir şekilde başıyla onayladı.
"Uzun lafın kısası, bu gemi kaçırılmıştır. Sakın ani bir hareket yapmaya kalkmayın," elini göbeğinin üzerinde tutarak" "düğmeye basmamla birlikte Omikro II'ye radyoaktif bir kül yığını olarak giriş yaparız!"

Sonra kameraya yaklaşıp abartılı el hareketleri eşliğinde ekledi.

"Dayanın Omikronlar! Dünyalı kardeşleriniz geliyor!"

Sanki bir açıklama yapması bekleniyormuş gibi kendisini ekranlardan izleyen yolculara dönerek alçak bir sesle konuştu.

"Bu konuda ciddiyim, karnımın içine yerleştirilmiş bir bomba var. Şuraya," parmağıyla göbek deliğini gösterir gibiydi, "basmam yeterli. Televizyon şişman gösteriyor, dahası orda bir bomba var, gerçekten!"

Arkasını döndüğünde kameramanın çekip yapmayı bıraktığını fark etti.

"Sorun nedir?"

Adam eliyle işaret ederek "Reklama girdik," dedi.

"Allah kahretsin!"

* * *

"Şanslı günümüzde olmalıyız Yeşim."

"Evet, ne demezsin." Kadın, içinde bulunduğu durumdan memnun görünmüyordu.
"Anlamıyor musun, bu ayağımıza kadar gelen bir fırsat. Göreceksin, çok kolay olacak. Üstelik bana borçlu sayılırsın."

"Umarım öyle olur."

Adam, miğferini çenesinin altına tutturduğu kayışla sabitlerken sordu.

"Yayın işini ayarlayabildin mi?"

"Zor oldu, ama izin almayı başardım. Merkezdekiler şu noktadan sonra kaybedecek bir şeyimiz olmadığını söylediler. Haksız da sayılmazlar."

Adam yönetmeni dudaklarından öpüp güneş gözlüklerini taktı, tam otomatik makinelisini omzuna dayayarak kapıya doğru hareketlendi. "Profilden her zaman daha iyi görünürüm," dedi ve ekledi.

"Gözümün içinde spot istemiyorum."

Kahvesinden son bir yudum aldı ve arkasında birkaç askerle birlikte dışarı çıktı.

Kapıdan çıkar çıkmaz rolünün havasına girmiş, Cem gitmiş, yerine Yüzbaşı gelmişti. Peşindekilere soğukkanlılıkla emirler veriyor bir yandan da kulağındaki telsizden yönetmenin söylediklerini dinliyor ve ona cevap veriyordu.

DAVT23-3462 sefer sayılı uzay gemisi iniş pistinin ucunda duruyordu. Sayısız cankurtaran ve yangın söndürme araçlarıyla çembere alınmıştı. Bunların dışındaysa kameralar, ışıklar ve kablolardan oluşan ikinci bir çember daha vardı. Geminin girişi, pencereler, kokpit, her biri onlarca kamera tarafından izleniyordu.

Yüzbaşı, geminin yolcu girişine uzanan bir merdivenin başında, hareket için doğru zamanı bekliyordu. Son kontrollerini yaptı, kameraya son bir bakış attı, gözlüğünün düz durduğundan emin olduktan sonra arkasındakilere eliyle "gidelim" işareti yaptı. Şov başlamıştı.

Hızla merdivenleri tırmandılar. Yüzbaşı kapıyı elektronik bir okuyucu yardımıyla kolayca açtı ve usulca içeri süzüldüler. Gemide baştan sona uzanan koridor boyunca hızlı fakat sessiz adımlarla ilerlediler. Zırhlar içinde bir kameran da hemen peşlerinden geliyordu.

Eylemci koridorun öbür ucunda göründüğünde Yüzbaşı elini kaldırarak diğerlerine beklemelerini işaret etti. Korsan, elindeki mikrofonla kameraya Omikronların ve Dünyalıların kardeşliği hakkında uzunca bir konuşma yapıyordu. Kendinden geçmiş bir hali vardı, büyük bir olasılıkla neden bahsettiğini kendi bile unutmuştu. Bazen bir marş söylüyor, bazen elleriyle büyük büyük şeyler tarif ediyor bazen de ağız dolusu küfürleri dünyada bir yerlere gönderiyordu. Yüzbaşı hemen arkasındaki ekranlarda belirdiğindeyse artık her şey için çok geçti.

Hızlı bir hamleyle makinelisinin dipçiğini korsanın ense köküne geçiren Yüzbaşı, genç adamı bayıltıverdi. Yerde hareketsiz kaldığından emin olduğunda, yayvan bir gülümsemeyle karşısında duran kameramana sordu.

"Çektin mi, çektin mi?"

* * *

"Sayın seyirciler, geçen hafta Dünya-Omikro II seferini yapmakta olan DAVT23-3462 sefer sayılı uzay gemisinin canlı yayında kaçırılışının ve yine canlı yayında gerçekleştirilen kurtarma operasyonunun yankıları sürüyor. Yetkililer bunun "programın sonu" olacağını söylerken kanal sorumluları durumu "yayının bir parçası" olarak nitelendirmekle yetiniyor. Ayrıntılar ve diğer gelişmeler reklamlardan sonra..."

"Biliyor musun, Dünya yapımı kahvenin lezzeti hiçbir yerde yok. Omikronlar bile böyle olduğunu söylüyor."

Fincanından koca bir yudum alıp gülümsedi.

Cem de kendininkinden bir yudum aldı.

"Kefaletimi ödemene gerek yoktu. Bunu göze almıştım."

"Sana borçlu sayılırım, kariyerimi kurtardın."

"Görünüşe bakılırsa sen de Omikron kardeşlerimizi."

"Zaten en başından beri şu gerçek mermi işi bana doğru gelmemişti. Dahası, yüzüme kan sıçrayınca ekranda berbat görünüyorum."

Genç adam suratını ekşitti.

"Şakaydı," dedi kahkahayla. Sonra aniden durdu, sanki unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi ve ekledi.

"Şu kumandayı uzatır mısın, reklamlara dayanamıyorum!"

 


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform