sosyal bilim kurgu üzerine
ursula k. le guin

Bilim kurgu genellikle öngörü sahibi olarak tanımlanır. Bilim kurgu yazarı bugüne ait bir yönelimi ya da olguyu alır, kurgusal etki için, sadeleştirip yoğunlaştırır ve bunu geleceğe doğru uzatır. "Eğer bu sürerse, şöyle olur." Bir tahminde bulunulmuştur. Yöntem ve sonuç olarak; uzun bir süre boyunca az miktarda yiyecek alan insanlara ne olabileceğini tahmin etmek isteyen bir bilim adamının farelere büyük miktarlarda arınmış ve yoğunlaştırılmış yiyecek vermesine benzer. Sonuç önlenemez bir şekilde kanser olacaktır. Öngörmenin sonucu da bundan farksızdır. Kesin bir şekilde öngörü sahibi olan bilim kurgu eserleri genellikle Roma Kulübü'nün bulunduğu noktaya varırlar: insan özgürlüğünün dereceli olarak ortadan kaldırılması ile dünya üzerindeki yaşamın tamamen yok edilmesi arasında bir yer.

Bu durum, bilim kurgu okumayan çoğu kişinin bilim kurguyu "hayalperest" olarak tanımladığını açıklayabilir, ama biraz daha üzerlerine gidecek olsanız "çok kasvetli" olduğu için okumadıklarını itiraf edeceklerdir.

Mantıksal sınırının sonuna dek götürülen her şey ya kanserojen ya da kasvetli bir hâl alır.

Şanslıyız ki, kaba öngörü oyunun kendisi olmaktan çok bilim kurgunun sadece bir unsurudur. Hem okuyucunun hem de yazarın yaratıcı hayal gücünü doyurmak için fazlasıyla akılcı ve basittir. Değişkenler ise hayatın tadı tuzudur.

Bu kitap bir varsayım, bir öngörü değildir. Dilerseniz, diğer bir çok bilim kurgu eseri gibi bunu da bir düşünsel deney olarak okuyabilirsiniz. Diyelim ki; (diyor Mary Shelley) genç bir doktor laboratuarında bir insan yaratıyor, diyelim ki (diyor Philip K. Dick) Müttefikler ikinci dünya savaşını kaybetti, diyelim ki şöyle, diyelim ki böyle ve neler olacağını görelim... Böyle tasarlanmış bir öyküde, modern romandaki ahlaki gelişkinliğin feda edilmesine gerek yoktur, ayrıca içinde yerleşik bir çıkmaz da bulunmaz, düşünce ve önsezi, çok da geniş olabilen ve sadece deneyin gereksinimlerince belirlenen sınırlar içinde özgürce dolaşabilir.

Schrödinger ve diğer fizikçilerin deyimiyle düşünce deneyinin amacı geleceği tahmin etmek değil --aslına bakılırsa Schrödinger'in en ünlü düşünce deneyi, kuantum düzeyinde "geleceğin" tahmin edilemeyeceğini gösterir-- gerçeği ve şimdiyi tanımlamaktır.

Bilim kurgu kestirimci değil tanımlayıcıdır.

Tahminler peygamberlerce (bedavadan), falcılarca (genellikle bir ücret karşılığında --bu yüzden peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve gelecekbilimcilerle (maaş karşılığında) dile getirilir. Tahmin, peygamberlerin, falcıların ve gelecekbilimcilerin işidir. Bir romancının işi ise bu değildir. Onun işi yalan söylemektir.

Meteoroloji Bürosu haftaya Salı havanın nasıl olacağını, ARGE kurumu ise yirmi birinci yüzyılın neye benzeyeceğini size söyleyebilir. Bu gibi bilgiler için kurgu yazarlarına danışmanızı tavsiye etmem. Çünkü bu onların işi değildir. Size söylemeye çalıştıkları, neye benzedikleridir, neye benzediğinizdir, -süregelenlerdir- havanın şimdi, bugün bu an nasıl olduğudur, yağmur, gün ışığı, bakın! Gözlerinizi açın, dinleyin, dinleyin. Romancıların söyledikleri bundan ibarettir. Ama size göreceklerinizi ve duyacaklarınızı anlatmazlar. Tek anlatabildikleri, üçte birini uyuyarak ve rüya görerek, geçirdikleri bu dünyada kendi gördükleri ve duyduklarıdır, bir üçte birlik kısmını da yalan söyleyerek geçirirler.

"Dünyaya karşı yalan!" --Evet. Kesinlikle. Kurgu yazarları, en azından daha cesur oldukları anlarda gerçeği; onu bilmeyi, dile getirebilmeyi ve onun hizmetinde olmayı arzularlar. Ama bunu acayip ve dolambaçlı yollar seçerek yaparlar, hiç olmamış ve olmayacak kişiler, yerler ve olaylar yaratırlar ve bunları detaylı bir şekilde uzun uzadıya ve duygusalca anlatırlar, yalanlarını sıralamayı bitirdiklerindeyse; "İşte! Gerçek budur!" derler.

Yalanlarını destekleyebilmek için her türden gerçeği kullanabilirler. Yazarlar size; gerçekten var olan Marshalsea Hapishanesini, gerçekten de savaşılan Borodino Muharebesini, gerçekten de laboratuarlarda uygulanan kopyalama işlemini ya da psikoloji kitaplarında anlatılan kişilik bozukluğunun oluşmasını anlatabilirler. Bu doğrulanabilir yer-olay-olgu-davranış'ın ağırlığı, okuyucunun tamamıyla bir yaratı, bir buluş okuduğunu unutmasına yol açabilir. Oysaki tüm bunlar o belirlenemez yerden; yazarın zihninden başka hiçbir yerde gerçekleşmeyen olayların tarihidir. Aslında roman okurken çıldırırız -tam bir deli oluruz. Orada olmayan insanların varlığına inanır, seslerini duyar, onlarla birlikte Borodino Muharebesini izleriz, hatta Napolyon bile olabiliriz. Akıl sağlığı (çoklukla) kitap kapandığında geri gelir.

Gerçekten saygın hiçbir toplumun sanatçılarına güvenmemesinde şaşılacak bir yan var mıdır?

Ancak toplumumuz, sıkıntılı ve şaşkın olduğundan ve bir yol gösterici aradığından, tamamıyla yanlış anlaşılmış bir güveni sanatçılarına yükler ve onları peygamber ve gelecekbilimci olarak kullanır.

Sanatçıların esinlendiklerinde biliciler olamayacaklarını vahiyin onlara gelemeyeceğini ve tanrının onlar aracılığıyla konuşamayacağını söylemiyorum. Buna inanmayanlar, bunun gerçekleştiğini, içlerindeki tanrının ellerini, dillerini kullandığını bilmeyenler nasıl sanatçı olabilir? Belki bu hayatlarında sadece bir kez, bir kez gerçekleşir ama bu bile yeterlidir.

Yalnızca sanatçının böyle ayrıcalıklı ve sorumluluk üstlenmiş olduğunu söyleyecek de değilim. Bilim insanı da esin için hazırlar, hazırlanır, gece gündüz çalışır, uyur ve uyanır. Pisagor'a göre, tanrı düşlerle konuştuğu gibi geometriyle; seslerin uyumuyla konuştuğu gibi saf düşüncenin uyumuyla, sözcükler konuştuğu gibi sayılarla da konuşabilir.

Ama tüm sorunu ve kargaşayı yaratan sözcüklerdir. Bugünlerde sözcüklerin sadece tek bir şekilde; işaretler olarak, faydalı olduğunu görmemiz söyleniyor. Düşünürlerimizden bazıları, sözcüklerin sadece tek bir anlamı olduğu, bilimsel akıl tarafından algılanabilen tek bir anlamı olduğu, mantıksal olarak doğru olduğu ve -ideal durumda- ölçülebilir olduğu sürece bir değeri olduğuna bizleri ikna edebilirler.

Işığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, kendini tapınmaya fazla kaptıranları kör eder. Güneşe doğrudan bakmayın. Arada bir loş bir meyhaneye gidin ve Dionisios'la birlikte birer kadeh içki için.

Tanrılar hakkında konuşuyorum ama bir ateistim. Aynı zamanda bir sanatçıyım; yani bir yalancıyım da. Söylediğim hiçbir şeye güvenmeyin. Ben doğruyu söylüyorum.

Anlayabildiğim ve ifade edebildiğim tek gerçek, mantıksal olarak belirtmek gerekirse yalandır. Psikolojik olarak tanımlandığındaysa simgeye dönüşür. Estetik olarak tanımlarsak da bir metafordur.

Sistems Science'ın dev kıyamet alameti grafiklerini gösterdiği Gelecekbilim Kongresine katılımcı olarak davet edilmek, Amerika'nın 2001 yılında neye benzeyeceği sorusuna muhatap olmak oldukça güzel ama bunların hepsi korkunç bir hata. Ben bilim kurgu yazarım ve bilim kurgu gelecek ile ilgili değildir. Gelecek hakkında sizin bildiğinizden -ve büyük olasılıkla sizden daha az- başka bir şey bilmiyorum.

Bu kitap, gelecekten bahsetmez. Evet, "Ekümenik Yılı 1490-97" diye başlıyor, ama buna inanacak değilsiniz herhalde?

Evet, gerçekten de kitaptaki insanlar çift cinsiyetli, fakat bu benim insanların bir milenyum yıl kadar sonra çift cinsiyetli olacağını öngördüğüm anlamına gelmiyor. Bana kalsa, çift cinsiyetli olsak çok da iyi olurdu. Ben sadece, bilim kurguya özgü, acayip, dolambaçlı ve düşünce deneyine benzer bir şekilde bakarsanız, havanın uygun olduğun günlerde aslında çift cinsiyetli olduğumuzu görüyorum. Tahmin yürütmüyorum, tanımlıyorum. Romancıya özgü bir yöntemle psikolojik gerçeklerin bazı kesin yönlerini, ayrıntılı yalanlar söyleyerek tasvir ediyorum.

Hangi roman olursa olsun, okurken söylenen her şeyin yalan olduğunu kesinkes bilmek zorundayız, yine de her sözcüğüne inanmaktan geri kalmıyoruz. Sonunda, kitabı bitirdiğimizdeyse -eğer iyi bir romansa- okumadan önceki halimize göre biraz daha farklı oluruz, biraz değişiriz, sanki yeni biriyle tanışmış ya da hiç geçmediğimiz bir sokaktan geçmiş gibi. Nasıl değiştiğimizi, ne öğrendiğimizi söylemek ise çok zordur.

Sanatçı sözcüklerle ifade edilemeyenle uğraşır.

Araç olarak yazını kullanan sanatçı bunu sözcüklerle yapar. Romancı, sözcüklerle anlatılamayanı sözcüklerle anlatır.

Sözcüklerin göstergesel kullanımlarının yanında simgesel ve mecaz anlamları olduğundan bu gibi çelişkili görünen biçimlerde kullanılabilirler. (Sözcüklerin ayrıca sesleri vardır --bu ise dilbilimsel olgucuların ilgilenmediği bir gerçektir. Bir cümle ya da bir paragraf bir akor ya da müzikteki uyumlu bir düzen gibidir: sessiz okunsa bile anlamı dikkat kesilen kulaklarca, dikkatli zekadan daha iyi algılanır.)

Bütün kurgular birer mecazdır. Bilim kurgu bir mecazdır. Bilim kurguyu diğer yazın biçimlerinden ayıran ise çağdaş yaşamın egemen özelliklerinden elde edilen yeni mecaz kullanımlarıdır - bilim, bütün bilimsel yöntemler, teknoloji, göreceli ve tarihsel bakış açısı bunlar arasındadır. Uzay yolculuğu bir mecazdır, tıpkı alternatif toplumların olduğu gibi, ya da alternatif biyoloji gibi. Gelecek de bunlardan biridir. Yazında, gelecek de bir mecazdır.

Peki neyin yerine?

Eğer mecazdan arınmış bir şekilde söyleyecek olsaydım, bütün bunları, bu romanı yazamazdım, Genly Ai daktilomun başına geçip mürekkebimi kullanarak, beni ve sizi gerçeğin bir imgelem meselesi olduğu konusunda bilgilendiremezdi.





Literraform Düşün
Mülksüzler'in İngilizce baskısının önsözünden


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform