ithaka kıyılarında

Erken bir nisan sabahının ilk ışıkları Haydarpaşa Garının Alman çizgilerini silip yerine kubbeli kıvrımlı, minareli mektepli bir İstanbul manzarası çizerken boğazın suları üzerinde kayan gemilerin gövdeleri gıcırdayarak ilerliyor, vapurlar dumanlarını düdüklerine katıp ilk seferlerine baslarken, çığlıklar arasında oynasan martılar yeni bir günün başlangıcında salınıyordu. Kapılar açılıyor, insanlar boşalıp taşıyor, çarklar, dişliler durmadan dönüyor, reklamlar dört bir yanda duyuluyor, motorlar aksıra tıksıra ilerliyor ve balıkçılar çoktan ölmüş bir denizin son sakinlerini uyandırmaya hevesli gözlerle dalgaları gözlüyordu. Güneş de, az önce iskeleden balık istifi yolcuyla ayrılan vapurun üzerinden ve kara kuru bulutların silik gölgesi ardından uzaklardaki Saray'ın mavi-yeşil-türkuaz kubbelerini cilalıyordu. Mısır Çarsısından Haliç'e savrulan bin bir çeşit baharat, köprüden geçen al yanaklı ak suratlı, geçkin İngiliz turistlerin varsayımlarına ve önyargılarını gizlendikleri yerden kaldırıyordu. (Hindistan'ın buralara pek de uzak olmadığını söyleyiverdi biri diğerine ve öteki de basıyla onayladı.) Yarışan vapurların kuyruğuna takılmaya niyetlenen martılardan bir tanesi köprünün üzerinden geçerken o günün güzel geçeceğini birinin ceketi üzerine bıraktığı işaretle belirtince gülütsüler ve dediler ki hayat ne garip.

İlk memurlar dairelere çoktan varmıştı ve egzoz kokusunda demlenen çaylar, Kadıköy'ün arka mahallelerinin birinde gizlice imal edilmiş taze kasarlı tosta katık ediliyordu. Yıllanmış bir tramvay İstiklâl'den aşağı tırıs giderken kentin tüm terzileri, tuhafiyecileri, manifaturacıları, çaycıları, baharatçıları, tatlıcıları ve kitapçıları dükkânlarının önünü sabaha özgü bir mahmurluk ve mağrurlukla süpürüyorlardı ve günün ilk müşterisi kapıdan girdiğinde günaydınlar efendim demek için çıraklar birbirleriyle yarıştılar.

"Günaydın," dedi genç kadın yeni doğan günü arkasına alan vapurun kıç tarafına doğru ilerleyip taze güneşe son bir bakış daha atmak isterken. Üzerindeki ince ceketi sabah ayazının çekingenliğiyle iliklerken dudaklarında titreyen sigaranın son nefesini martılarla paylaştı.

"Günaydın."

Elindeki simitten kalan son lokmayı vapuru ısrarla kovalayan kuşlardan birine fırlattığında aklından genç kadının nereye gittiğini düşündü Zafer. Kendisi, yola çıkmadan çok önce ölmüştü ve ölüm erken bir kıs gibi tüm bedenine yayılıyor, uzanamadığı son köselere de insafsız bir gayretle hücum ediyordu. Geriye bir tek dudakları kalmıştı, son sözü söylemeyi bekler gibi hareketsiz ama kan kırmızı. Kendi kendine, Habil'den bir farkım yok, dedi ve yolun basında çoktan ölmüş olmanın verdiği rahatlıkla söyleyeceklerinin konuşmadan da anlaşılabileceğini düşünüp kadına gülümsedi. Cebinden çıkarmadığı not defterini yokladı ve kaleme uzandı, ömrünün bu son başlangıcında kan kusabilirdi ya da keyifle bir yudum su içebilirdi. Yapmak istediği tek şey bu kadının şiirini yazmaktı. Onu yakalamak ve hapsetmek istiyordu. Giydiklerinden ve suratındaki boyalardan savaşa gitmediği anlaşılıyordu, oysaki bakışları ölümüne giden Kartacalı bir komutan gibi keskin ve üzgündü. Kıvrımlarından ve orantılı vücut hatlarından bir dansçı olabileceğini düşünüp bugün nasıl bir gösteride yer alacağını hayal ettiyse de hayal gücünü sabahın bu saatinde uyandırmak oldukça zor oldu. Oysaki nasıl da kalkıveriyordu her sabah su koca şehir! Her gece, her gece tıpkı yedi uyurlar gibi devrilip her sabah yeniden kalkıveriyordu yedi yerden ve tıpkı bu kadın gibi güzel görünüyordu sabahın ilk ışıklarında ve yine onun kadar dumanlıydı. Egzoz ve yalnızlık, diye düşündü. Tam açık bir cezaevi, kıvrak bir dansöz ya da.

İlk çaylar ikram edildiğinde belinden kavradığı bardaktaki zarafeti Topkapı'nın kubbelerinin bir yansıması olarak düşündü ve kadını bir Bizanslı olarak hayal etti. Göğsünü açıkta bırakan berrak bir dokuma kuşanmış ve beline kıpkırmızı bir kuşak sarmıştı. Yelkenleri şişen geminin kıçından Boğaz'a anlayamadığı bir şeyler fısıldıyordu. Daha yakından duyabilmek için öne eğilir gibi oldu ve köpüren suda Sirenleri gördüğünü sandı. Yolun sonuna dek gözlerini sudan ayırmadı ve vapur havayı yaran düdüğüyle Haydarpaşa'ya ve Şimdi'nin kıyılarına yanaşırken basını kaldırıp dansçı kadının gitmiş olduğunu gördü. Kadından geriye bos bir yankı kalmış, Zafer'in kulaklarında anlamsızca çınlıyordu.

Şina-şina şinanay
Şina nay-nay

Sanki daha önce binlerce kez bu yolculuğa çıkmışçasına emin bir adımla kendini vapurdan iskeleye attı ve aklından biletlerin cüzdanında olup olmadığını geçirdi. Geçen gün ödediği faturalarla birlikte ödenmişler cebinde ikiye katlı bir istifin arasında olduğunu hatırlayıp üzerindeki susamları silkeledi. Gün bu yakada daha erken başlamış ya da gökkuşağının sonu burasıymış gibi geldi ona susamlar yere düşüp altın tozu gibi ışıldarken. Kilometrelerce yol gitmiş, sayısız yüz görmüş, gün geçirmiş de gitmek istediği yere çoktan varmış hissedip yoruldu. Bulduğu ilk köseye dayanıp uzaklaşan vapurun düdüğüyle saçılan dumanı ciğerlerine çekerken Haydarpaşa'nın koca kanatlı kapılarından içeri girenleri izledi.

Üniformalılar doluşuyordu ve varacakları yerin bir resmini tarsalı çizgilerle akıllarında oluşturuyorlardı. Tüm renkler haki yeşili ve kan kırmızısıydı. Ailelerinden geride kalanların bakışları kendi yüzlerinde beliriyordu ve yere düsen bir kaç damla yas eğer ağlama kaplarına dolsaydı kutsal bir emanet gibi değerli sayılırdı. Omuzlarından sarkan ağızları büzülü çantalarını tüm dünyayı sırtlarcasına sırtlamışlardı, kamburları çıkmış, acıları gözlerinden okunuyordu. Garın tavanından sarkan tek gözlü ilah sekizi vurduğunda bir kalabalık doluştu içeri. Çoktan bitmiş bir düğünün neşesi ve ayrılık vaktinin her zamanki erken hüznüyle misafirlerini memleketlerine uğurlamaya gelen yeni evli bir çift sayısız öpüşüp, sarılıştan, birçok kez söylenen veda sözlerinden sonra bas basa kaldığında, az önceki kederlerini unutup tazeliğin ve gençliğin heyecanıyla yeniden doğmuş gibi gülüşüp koklaşarak yaslı bir adamın son sigarasının dumanı arasından uzaklaşıyorlardı. Ne kadar da uzak geliyor, diye düşünüp izmariti ayağıyla ezdi kır sakallı adam gençliğini, hatıralarını ve hissettirdiği acıları yok etmek için boşuna bir hısımla. Bir çift çocuk ellerinde birer mısır koçanı kemirerek adamın yanından geçip salonu boylu boyunca koşuyordu ve saflığın doğurduğu merakla ikisi birden kapıya, ışığa doğru yöneldiler. Onlar çıkar çıkmaz içeri giren Zafer çantasını yere vurup bulduğu bir kösede oturdu ve Bilgin'i beklemeye koyuldu.

Dört yıl boyunca birlikte geçirdikleri günlerin hesabını yapmaya koyulduysa da olası unutkanlıkları hesaba katmayı kendine yediremediğinden çıkacakları yolculuğun düşüncesinde kaybolmaya razı oldu. Raylar gibi uzandığını ve bir lokomotif gibi hiç görmediği yeşil bir tepeye dolandığını düşünüyordu bugüne dek beraber yasadıklarını sıraladıkça. Birer asık gibi gizli saklı buluşup dertlenişlerini, beraber içki içip sarhoş oluşlarını ve her yılbaşında patlatıp yedikleri mısırları hatırladı.

Uzaklarda çalışan bir motorun kesik takırtıları aklını tekrar basına getirdi de girişten kendisine doğru ağır adımlarla yaklaşan Bilgin'i görebildi.

"Günaydın."

Bu saatte havanın ayaz olacağını nereden de biliyor, diye düşündü Bilgin, arkadaşını giydiği uzun hırkasının ince yakasından tanıyarak. Sabahları fazladan içtiği kahvenin heyecanıyla ısınmış, evden ince çıkmıştı ve havanın düşündüğü kadar da sıcak olmadığını simdi; burada anlıyordu. Belki de düşündüğüm kadar genç değilim, diye geçirdi içinden. Ölüm bizi bir memur üniforması içinde bir baksa istasyonda bekliyor. Ama son istasyona kadar trenden ayrılmayacaklarını ve sonraki ilk seferle geri geleceklerini biliyordu. Derin bir nefes alıp rahatladı, henüz hiçbir şey kaybedilmemişti. Bir sigara molası için uygun bir zaman olduğuna karar vererek omzundan indirdiği çantasını yere vurdu ve bir sigara yaktı.

"Günaydın, günaydın," dedi dumanların arasından hızlı hızlı.

Ne kadar da erken kalktığından, her zamanki gibi haylazlık edip isini son ana bıraktığından ve çantasını evden çıkmadan on beş dakika önce hazırladığından övünerek bahsetti. Zafer bunu içten bir gülüşle karşıladı ve Bilgin de karşılık olarak masadan kalktı, salonun karsı kösesindeki ocaktan birer bardak çay alıp masaya geri geldi. Zafer'in kendisi için bir 'porselen demlik' misafiri olduğunu söyledi ve bunu -aralarındaki en bilindik ve en sık kullanılan laf olan- alt ortanın bir hoşnutluk ve saygı göstergesi olarak kabul etmesi gerektiğini de arkadaşına tembih etti.

"Eğer bir evim olsaydı, onu minyatür bir saraya dönüştürür ve baş kösesine seni koyardım."

Dediğini yapan biriydi, yaptıklarındansa bahsetmezdi. Bu yüzden eğer o güne dek Zafer'den gizli bir evi varsa bile arkadaşının bundan haberi yoktu.



METİN HAKKINDA
Bu metin Zaferbilim adlı romandan alıntıdır.

Zaferbilim, Kodeks 2012, s. 39-44

 



utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform