haberci

Yeni bir kasaba yeni bir macera demek benim için. Yoluma çıkan her yeni kasabaya girerken heyecan duyarım bu yüzden. Başlangıcın tadı devamında asla olmadığından, o ilk anı olabildiğince geciktiririm ve yapabildiğim ölçüde uzun tutarım. Önümde bir kasaba olduğunu bildiğim vakit, yürüyüşümü yavaşlatır, düşüncelerimi hızlandırırım. Hislerim ise çoktan harekete geçmiştir. Yıllardır yollardan topladığım ve zihnimin en uzak köşesine yerleşmiş öyküler birden ortaya çıkıp fır dönmeye başlar kafamın içinde. Başım döner, kalbim sıkışır. Asamın kıymetini işte o zaman anlarım. Ona yaslanıp derin bir iç çekerim ve sıcaktan çatlayan dudaklarımın ateşini bir yudum suyla dindiririm. Her tarafımdan sarkan, gerekli gereksiz onlarca hatıranın her birine dokunur ve onlara katılacak yeni birilerinin olduğunu söylerim. Geçmişi üstüme bir giysi gibi kuşanmış halimle, dilimin ucunda geleceği taşıyarak girerim o kasabaya.

İlk karşılaşma her zaman hoş olmaz. Kimileri tamamen inkârcıdır ve beni içeri dahi sokmazlar. Onlara kızmam, acımam da hallerini bildiğimdendir. Söyleyeceklerimin onları kızdıracağını bildiklerinden beni aralarına almazlar. Ayağımın tozunu silker, yoluma devam ederim. Benim gibi birinin daha oraya geleceğini bildiğimden, hep yüzümdeki son bir acı gülümsemeyle hatırlarlar beni.

Bu seferki de her zamankinden farklı bir köy değildi. Birkaç keçi, birkaç kadın, çokça çocuk ve resmi tamamlayan, hırçın, yabancıları sevmeyen eli silahlı adamlar. Tipik bir savaş-sonrası yerleşim yeri. Onları suçlayamam, gördükleri ve duydukları onlara bu denli tedbirli olmayı öğretmiş olmalı. Haksız da sayılmazlar. Ama bu benim için bir engel değil, çünkü ben onlara duymadıklarını duyurmaya geldim.

Köyün içine uzanan yolda ilerlememle birlikte beni karşılayan yabancıların gözlerindeki merakı ve korkuyu okumak zor olmadı. Birbirlerine fısıldadıkları sözcüklerdeyse, bilinmeyenin çekiciliği vardı. "Ozan" "deli" ya da "peygamber" sıklıkla değişen lakaplarım arasında yer alır ve bu köy sakinlerinin fikri de pek farklı değildi. Hayatı, -ya da ondan geri kalanı- henüz tam olarak tanıyamamış küçük çocukların ağzından çıkan "yaratık! yaratık!" çığırtkanlıkları ise büyümeleri için almaları gereken mesafenin ne kadar da uzun olduğunu gösteriyordu. Anneleri onları uyarırken, şaşkın gözlerle giysilerimi inceliyorlar, her hareketime dikkat ediyorlardı. Bense, bu isimlerin hiçbirinin üzerime oturmadığını bilerek, sakince ilerlemeyi sürdürüyordum. Ne mutant, ne de kullandıkları başka bir sözcüktüm. Bilmediği bir yerde iz süren, kendi halinde bir haberciydim sadece.

Adımlarım beni köy meydanına götürdüğünde, arkamda beni izleyen küçük bir kalabalık olduğunu fark ettim. Az sonra, köşe başlarından beliren ve çiftelerini gururla sergileyen şehirliden-olma-köylüler de onlara katılmıştı. Bu yaşam onlara göre değildi, ama çabucak öğrenmiş gibi görünüyorlardı, çünkü savaştan sonraki dönemde birden bire ortaya çıkan bir yabancı belâ demekti.

"Niyetim sorun çıkarmak değil," diyerek başladım söze ancak daha ilk lafımda sorundan bahsetmemin yanlış olduğunu biliyordum ve durumu hemen toparlamam gerekiyordu.

"Buraya iyi niyetle geldim ve biliyorum ki siz de iyi niyetli insanlarsınız. Söyleyeceklerim birçoğunuz için yeni, hatırlayabilecek yaşta olanlarınız için ise uzak birer anıdan ibaret şeyler. "

Derin bir sessizlik, ardından kısa, belirsiz fısıldamalar.

"Uzak diyarlardan geliyorum, çok uzun bir yoldan ve buraya tek geliş sebebim bunları size anlatmak. Denizin ötesinden" -kalabalıktan bir uğultu yükseliyor- "buraya gelene dek geçtiğim her yerde de bunları anlattım. Hatta benimle birlikte dağların üzerinden uçanlara da." –ikinci bir uğultu- "Onlar da şimdi size anlatacaklarımı başkalarına anlatmak üzere dört bir yana dağıldılar."

Uğultu yerini gürültüye bıraktı.

"Evet, dağların üzerinden uçtum, ama sihir ya da büyüyle değil, insan aklının bir ürünü olan uçakla, tıpkı efsanelerde anlatılanlar gibi. Evet, kardeşlerim, uçak tıpkı diğer efsaneler gibi gerçekti ve batıdaki kardeşlerimiz sonunda bir tanesini uçurmayı başardılar.
"
"Ben de bunu tecrübe eden şanslı gruptan biriyim ve bununla gurur duyuyorum. Yalnız, buraya asıl geliş sebebim, uçaklardan bahsetmek değil. Niyetim daha önemli bir konuda, daha büyük bir gerçeği, bir mucizeyi sizinle paylaşmak."

İlk itirazları duyabiliyordum.

"Şu zorlu dünyada, şüpheciliğinizi haksız çıkaracak hiçbir neden yok. Hepinize hak veriyorum, geçmişin acı tecrübelerinin gölgeleri günümüze katı birer önyargı olarak düşüyor. Ancak yine de izin verin, söyleyeceklerimi söyleyeyim ve sonra bırakın yoluma devam edeyim."

Ortalık tekrar yatıştığında, derin bir nefes alıp sözlerime devam ettim.

"Söylediğim gibi, uzun yoldan geldim, denizin ötesinden. Ancak bundan da önemli olan bir şey var ki, denizin ötesinde –yani geldiğim yerde– hepsinde değil ama bir kısmında, küçük, ufak, uzak ve ıssız bir köşesinde, savaşın değmediği, ölümün kurutmadığı bir yer, bir cennet var. Bu cennet vadisinde ağaçlar en az masallardaki kadar yeşil ve sular en az rüyanızdakiler kadar temiz. Meyvelerle dolu dallar yerlere dek eğiliyor ve kuşlar her zamanki neşeli şarkılarını söylüyorlar. Çiçekler en güzel kokulardan bile daha güzel kokuyor ve hatta geyikler-"

Sessizlik, koro halinde bir yuhalamayla katledildi.

"Biliyorum, biliyorum size bu daha önce defalarca söylendi ve hepsi de sizden elinizde kalan son suyu, son benzini, son yemeği ya da herhangi bir şeyi sinsilikle almak içindi, ancak benim sizden tek isteğim beni biraz daha dinlemeniz, söylemem gerekenleri söyleyip bir daha uğramamak üzere köyünüzden ayrılacağım."

"Bunu size anlatıyorum çünkü bilmenizi istiyorum, yaşamın devam ettiğini, sizden başkalarının da denediğini ve Doğa Ana'nın kendi başına bunu başardığını bilmenizi istiyorum. Umut etmeye devam etmenizi istiyorum. Yılmadan uğraşmanızı ve sonunda başarmanızı istiyorum!"

Bu sözlerle ortalığın yatışmayacağını anladığım anda elimi cebime attım. Heyecandan titreyen parmaklarımın ucunda, küçük bir kâğıt parçasını cebimden çıkarıp karşımdaki kalabalığa gösterdim.
"İşte bu, kardeşlerim, size bahsettiğim cennetin resmidir. Şu ağaçlara, şu yeşilliğe, şu hayata bir bakın! Ve inanın! Hepsi gerçek!"

Kalabalıktan yükselen şaşkınlık ifadeleri ve ardından gelen beklenmedik bir sessizlik.

Neler olup bittiğini anlamak için ben de bir süre sessiz kalmayı seçtim. Kalabalığa şöyle bir göz gezdirdiğimde yüzlerindeki şaşkınlığı ve korkuyu görebiliyordum. Gençler ve çocuklar beni hayranlıkla dinlerken yetişkinlerin zihinlerindeyse tek bir düşünce belirgindi; üçkâğıtçı rezil bir şarlatandım. Bu durumu kesinleştiren ilk söz de kalabalığın arkasındaki orta yaşlı bir adamdan geldi.

"Köyümüzden defol git!"

Ve sonra devamı geldi.

"Bas git!"

"Geldiğin yere geri dön, gerzek herif!"

"Yalanlarını da al ve git!"

Dedikleri gibi yaptım, tek bir söz daha etmeden, geldiğim gibi, yavaş adımlarla köyün dışına uzanan yolu tuttum. Ama içim rahattı, çünkü onlara fotoğrafı gösterdiğimde çocukların gözlerinde beliren ışıltıyı görmüştüm. Er ya da geç, içlerinden biri bir haberci olacak ve bu kutlu haberi yaymak için yollara dökülecekti, tıpkı benim gibi.




Kül ve Toz


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform