görünmez el

I . Arbeit Macht Frei

Murat, yaşamının ilk bölümünün son gününe gürültülü bir telefonizyon sesiyle başladı. Gözlerini açtığı oda ilk bakışta yabancı gelse de, etrafa yayılmış olan sigara izmaritleri ona doğru yerde uyandığını hatırlattı. Yerinden kalktı, uyuşuk adımlarla telefonizyona yöneldi. Yanıt verme düğmesine bastığında ekranda sıra dışı bir giyim tarzı olan orta yaşlı bir adam belirdi. Bir yandan konuşurken bir yandan da elindeki makineyle tıraş oluyordu.

"Bahçelievler altıncı kısım D10 binası elli yedinci kata gelebilir misin?"

Sabahın bu saatinde bu kadar hareketli olabilmek için çoktan kalkmış olmak gerekir diye düşündü.

"Hemen geliyorum efendim."

Bir hafta öncesinden kalan dağınıklığın ortasında telaşla pijamalarından kurtulup üzerine uygun bir kıyafet buldu. Duvarda asılı duran anahtarı kavrayıp tek göz odasının tek kapısına doğru yöneldi.

Koridora çıktığında, kontroldeki düğmelere hızlıca basarak kapıyı kilitledi ve her iki yanı aynı tip kapılarla dolu alçak koridorun sonuna doğru ilerlemeye koyuldu. Yolun sonuna geldiğinde önünde kocaman, camdan bir pencere duruyordu. Küçük, kırmızı bir düğmeye dokundu ve cam olduğu gibi yana kaydı.

Tüm şehir karşısında belirdi. Sonu yokmuş gibi görünen binalar, cesur sabah güneşinin ışığı altında parıldıyordu. Yollar boyunca uçuşan hızırların çıkardığı ses, şehri kalabalık bir arı kovanına dönüştürmüştü. Karşıdaki pencerelerin bazılarında silik yüzler belirmişti. Aşağıdaysa karıncadan farksız insan sürüleri akıp gidiyordu.

Murat ve İstanbul'da yaşayan herhangi biri için sıradan bir sabahtan farksızdı. Oysa ki o gün emekliliğimin geldiğinden habersizdim. "Habersizdim" diyorum çünkü Murat benim, ayrıca kendimden üçüncü şahısta bahsediyorum çünkü o günden sonra ben –daha doğrusu o- bambaşka biri oldu(m).

Bir kol gibi binadan boşluğa uzanan iskelenin ucunda duran hızırına binmeden önce, işe başlamayı biraz daha geciktirebilmek için seksen dokuzuncu katın ortak posta kutusunu açtı. Bir yığın can sıkıcı fatura ve resmi belge arasından üzerinde kendi adının yazılı olduğu bir veridiski buldu. VDyi pantolonunun cebine atıp iskeleyi dolduran hızırların arasına daldı.

Yılbaşından bu yana Ford'un TH2500 modelinin nasıl da mantar gibi çoğaldığını fark etti. Sanki bütün şehir ortak bir karar alıp aynı model hızır satın almış, bu da yetmezmiş gibi hepsini seksen dokuzuncu kat iskelesine park etmişti. Ancak bu bile aracını bulmasına engel olmadı. Çünkü taksici olmanın da kendine göre avantajları vardır. Örneğin sizden başka kimse sarı renk bir Anadol X2480 kullanmaz.

Elindeki anahtarı okuyucuya yerleştirdiğinde araç çalışmaya başladı, tepesindeki koca ışıklı tabelada TAKSİ yazısı belirdi ve sürücü kapısı hızla açıldı. Murat, oturup yerleşmeye çalışırken kapı kendiliğinden kapandı ve göstergeler oynadı. Hazır olduğunu hissettiğinde aracı iskelenin kelepçelerinden kurtardı ve boşlukta süzülerek biraz aşağıdaki hızır dolu bir nehir gibi akan yola doğru süzüldü.

Trafik, şehrin kurulduğu ilk günde olduğu gibi sıkışıktı. Yol boyunca sıkılmamak için radyoyu açtı. Doğrudan satış ve misyonerlik kanallarını geçtikten sonra müziği ilk duyduğu kanalı dinlemeye koyuldu. Bu aralar çok popüler olan Özgür Canlı'nın Elektronik Koyunlar adlı albümü çalıyordu.

Yol boyunca havada asılı duran reklam panolarını okuyarak biraz eğlenmeyi denedi: Kocaman harflerle 'Mars'ta Sabah Olunca': Milyarların İzlediği Program Artık Dünya'da: Merih TV sonra, şehvetli bakışlar eşliğinde iç çamaşırlarıyla gülümseyen güzel bir kadının altında Kaybolmayan Güzellik, Üstelik Dırdır Yok: Bir ROBSAN Androeş Alın Rahatınıza Bakın! Ancak bunun da kar etmediğini anladı ve üzerinde CENNET'E 500 M yazan alışveriş merkezi reklam panosunun tam altından, birer kule gibi yükselen iki binanın arasına girerek trafikten kurtulmayı başardı.

Birkaç dakika sonra çağrıldığı adresteydi. Elli yedinci kata dek yükseldi ancak bu katta bir iskele bulunmadığından altmışa kadar çıkmak zorunda kaldı. Aracı sabitleyen kelepçelerin sarsıntısını hissettiğinde motoru kapatıp dışarı çıktı.

Sabah telefonizyonda görüştüğü adam da kendisini orada, iskelenin ucunda bekliyordu. Çoktan tıraş olmuştu ve fazla kaçırdığı losyonu adamın etrafında bir aura gibi asılıydı.

"Sen şunları bagaja at," dedi ayağının altındaki kutulara hafifçe dokunarak, "ben de sonuncuyu alıp geliyorum."

Kendine denileni zorlanmadan yaptı ve müşteriyi beklemek üzere sürücü koltuğuna geçti. Losyon-auralı adam, açık olan kapıdan içeri boynunda koca bir boa yılanıyla birlikte daldığında Murat küçük dilini yutmak üzereydi.

"Kutuya konulunca huzursuzlanıyor" diye derhal açıklama getirdi adam, bir yandan da yaratığın çenesini okşuyordu.

"Bu gerçek bir yılan," diye ekledi, sanki vahşi bir hayvanı boynuna atkı yapıp taksiye binmek normal bir davranış biçimiymişçesine. "O her yerde gördüğün, mekanik oyuncaklardan değil."

"Anlıyorum efendim," diyebildi Murat. Gözleri dikiz aynasından sürekli olarak hayvanı izliyordu.

"Bunun gibi bir parçanın ne kadar nadide ve ne kadar değerli olduğunu tahmin edebilirsin."

Koca yaratık orada yokmuş gibi davranmaya çalıştı.

"Ne tarafa gidiyoruz efendim?"

"Şişli" dedi adam, "bu arkadaşı yeni sahibine kavuşturalım."

Tüm bu sıra dışılığına rağmen, yılanlı –ya da fazla tıraş losyonlu- adam pek konuşkan biri değildi. Bunun yerine, boynundaki yaratıkla oynamayı tercih ediyordu, arada bir de gittiğimiz yeri tarif ediyordu. Bir ara yılan huysuzlandı ve tehditkar bir biçimde tıslamaya başladı. Bunun üzerine adam ceketinin cebinden çıkardığı bir elmayı hayvana uzattı, yaratık koca çenesini elmaya geçirdi ve onunla oynamaya başladı. Yılanın bu hareketliliği benim de sinirlerimi zorluyordu, adam bunu da fark etmiş olacak ki bir elma da bana teklif etti. Benim için de işe yarayabilir diye düşünerek kabul ettim. O sırada adam unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi telaşla bağırdı.

"Geldik! İşte şu gökdelen. Zemin kat."

Arka koltukta bir boa yılanının olduğunu aklımdan çıkarmadan, olabildiğince nazikçe inişe geçtim. Araç yere inip kapılar açıldığında adam kredi kartını okuyucudan çıkarttı ve bana teşekkür etti. Kutularını bagajdan dışarı çıkardığımda girişteki kırmızı gömlekli görevliler gelerek onları içeri taşıdılar. Adam da, boynundaki yılanla birlikte binanın renkli camdan kapısının arında kayboldu.

Sıradan bir gün için sıra dışı bir başlangıç, diye düşündü Murat, tekrar sürücü koltuğuna yerleşirken. Yılanın hızırını terk edişinden mutlu bir şekilde elmasını dişliyordu. O sırada aklına sabah posta kutusunda bulduğu veridiski geldi. Cebinden çıkarıp VDyi okuyucuya yerleştirdi ve gözlerini küçük mavi ekrana dikti. Kısa bir bekleyiş ve arından okuyucunun harekete geçmesiyle birlikte yazılar belirmeye başladı.

Sayın M2500-R-SÜ 16986420005,
Türkiye Anonim Şirketi olarak kırk beş yıl boyunca müşterilerimize vermiş olduğunuz üstün hizmetten dolayı teşekkürlerimizi sunar ve emeklilik hakkı kazandığınızı bildiririz. Bunun için, bağlı olduğunuz Türkiye AŞ Personel Dairesi şubesine gidip gerekli işlemleri başlatabilirsiniz.

Türkiye AŞ Personel Dairesi adına,
Kemal M. Corstınsın

Okumam oldukça hızlıdır, ancak VDnin bürokrasiden gelmiş olduğundan mıdır nedir, algılamam oldukça uzun sürmüştü. Elmayı bir kenara fırlatıp kafamı topladım. Ekrandakileri bir kez daha okudum ve sonra her şey açıklığa kavuştu. Ben, 16986420005, ya da daha akılda kalıcı biçimiyle Murat, kırk beş yıl süren çalışma hayatımın sonunda emeklilik hakkı elde etmiştim. Ya da, daha akılda kalıcı biçimiyle, bir android olarak köle yaşamım sona ermiş ve sonunda özgür irade hakkımı kazanmıştım.





I. Arbeit Macht Frei
II. Bir İndirim Sezonu Rüyası
III. Müşteri Daima Haksızdır
IV. Çalınan Eşyalardan Müessesemiz Sorumlu Değildir
V. Satılan Mal Geri Alınmaz
VI. Görünmez El
VII. Zehirli Hap


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform