bir avuç ucube

Savaş çocuğu olmak zor. Zor zamanlarda doğmak, zorluklar içinde büyümek, zar zor hayatta kalmak ve en kötüsü zoraki bir yaşama içgüdüsüyle dolu olmak. Bunlar herkesin kaldırabileceği şeyler değil. Nitekim de öyle oluyor. Şimdilerde doğan çocukların yarısından fazlası daha ilk yaşını doldurmadan ölüyor –çoğunlukla da öldürülüyor. Kısıtlı gıda ve kirlenmemiş yaşam alanlarının azlığı bunu bir zorunluluk yapıyor. Savaş, söylenebilecek tüm yalanları tükettiğinden, yeni doğanlar için geriye bir tek Gerçek kalıyor; acı, çıplak bir gerçek. Yaşam savaşı.

Ne büyük bir ironidir ki, savaş çocuğu olarak adlandırılan nesil hiçbir zaman Büyük Savaş'ı görmedi. Her biri dünyadan arta kalanların içine doğdu. Nükleer patlamalar ve gökten yağan hastalıkların sadece hikayelerini duydular ya da geride bıraktıklarına şahit oldular. Tüm bildikleri, duyduklarından ibaretti ve onlar için daha iyi bir dünya hayallerinde bile mümkün değildi. Kendilerine öğretilen; hayatta kalmaya çalışmaktan ibaretti. Yapabilecekleri tek şey de buydu.

Ama bazen, şanslı oldukları günlerden birinde, hiç beklenmedik bir şey olur ve savaş çocuklarının içinde, atalarından kalma bir yanı; umudu uyandırırdı. En kötüsü de buydu. Tüm zorluklar yeterli değilmiş gibi, bir de körpecik çocukların aklına umut doluverirdi. Onları cesaretlendirir, beklentilerini yükseltir ve daha sıkı çalışmalarını isterdi. Ama karşılığında verdiği tek şey, daha çok zamandı.

Bu şanslı günlerin bir tanesi de, hiçbir yerin ortasındaki bir köyün kenarından geçiyordu o gün. Gözcüler kulelerinden "Kervan! Bir kervan geliyor!" diye bağrıştıklarında ilk heyecanlanan tüccarlar olmuştu. Kimsenin köyünden ayrılmaya dahi cesaret edemediği bir dönemde tanımadıkları bir yerlerden –neresi olduğu önemli değil, ne de olsa dünyaları yirmi kilometre çapındaydı- gelen bir kervan her zaman biraz korku ve çokça merakla karşılanırdı. Biraz alışveriş, hatta ticaret tanrıları onları seviyorsa, çok alış az veriş bile yapabilirlerdi.

Ama yabancılar biraz daha yaklaşıp, görünüşleri az çok seçilir olduğunda hareketlenenler korucular oldu. At sırtında köye yaklaşan bir grup her zaman için işgalci, ya da bir yağmacı güruhuyla pekala benzeşebilirdi. Konuşmalar yapıldı, kararlar alındı, köydeki tek dürbün bulunup getirildi ve sonuç herkesin beklediğinden farklı bir şey çıktı.

"Sirk! Bu bir sirk!"

Şimdi heyecanlanma sırası çocuklardaydı.

Kısa bir bağırış çağırışın ardından ihtiyar heyeti, kendilerine iyi bir gece geçirteceklerini, ve bunun için para almayacaklarını söyleyen kumpanyayı köye kabul etti. "Biraz ekmek ve su," demişti yabancıların başındaki on iki parmaklı adam, ellerini yalvarır bir edayla açarak. Çevresini saran kalabalığa kendi acayipliğini kabul ettirmek ister gibiydi.

Arabalarını köy meydanına çekip, derme çatma sahnelerini doğrultuncaya dek akşam olmuştu. "Pek güzel, pek güzel," diyordu on iki parmaklı adam, "geceleyin olur asıl bu işler."

Dediği gibi de oldu. Etrafını donatan rengârenk bayraklar, allı morlu kurdeleler ve sayısız çaputlar, yanan ateşlerin ışığında sahne, canlanmış gibi görünüyordu. Tüm gözler sahneye çevrilmişti ve fazladan parmakları olan adam, perdenin arasından köylüleri gözlüyor, meraklarını biraz daha arttırmak için, gösteriyi biraz daha geciktiriyordu. Fazladan bir parmakla toplanmış olan bahşişleri saymak da ayrı bir keyifti doğrusu, ve bu yapay gecikme her zaman için bahşişleri arttırırdı. Ön sıralarda bekleşen çocuklardan ilk mızmızlanmaları duyduğunda, tam kıvamına geldiklerini anladı. Daha fazla bekletmeden, yerinden fırlayarak ellerini iki yana açıp, yüksek sesle tüm köy ahalisini selamladı.

Görmeliydiniz. Tüm gözler ilgiyle sahneye çevrilmişti. Herkes birbirine "Ne çıkacak?" diye soruyordu, "Kim gelecek?" ya da "Ne göreceğiz?" On iki parmaklı adam onları daha fazla bekletmedi.

"Hanımlar ve Beyefendiler, hoş geldiniz! Öncelikle bu geceyi bize bağışladığınız için teşekkür ederim ve akşam yemeği için hepinize müteşekkirim. Umarım, sunacağımız küçük gösterilerle bize sunduklarınızın bedelini bir nebze olsun karşılayabiliriz."

"Hiçbir zaman sözü uzatmayı sevmem ve bu gece de bir istisna değil. Öyleyse bir an evvel işe koyulalım. Daha fazla beklemeden; karşınızda kuzeyden, çok daha kuzeyden, büyük kraterin ve tüm o parlak yeşil toprakların içinden, radyoaktivitenin tam kalbinden gelen bir adam, bir muamma, bir süperadam! O, evet işte ta kendisi; alkışlarınızla Yeşil Dev!"

Bu anonsla birlikte sahneye ucuz ve ebat olarak oldukça küçük gelen bir süper kahraman kostümü içerisinde, iri yarı bir adam çıktı. Yüzü gözü, ya da sağlam olan tek gözünden geriye kalan her neyse, yara bere içindeydi. Derisi, pul pul olmuş ve yer yer dökülmüştü. Herkes nefesini tutmuş, dikkatle adamı inceliyordu. Fazladan parmaklı adam da, gergin bir bekleyiş içinde, köylüleri süzüyordu; acaba diye geçiriyordu aklından ve daha fazla beklemeden Yeşil Dev'e numarasını yapmasını işaret etti. Adam da beklemeden eldivenlerinden birini çıkardı ve ortaya gecenin karanlığında yemyeşil parıldayan bir el çıktı. Bir meşale ya da bir işaret fişeği gibi elini başının üzerinde salladı, en arkadakilerin bile görebildiğinden emin olmak istiyordu. Sonra kalabalıktan derin bir şaşkınlık ifadesi yükseldi, hemen ardından da patlama gibi bir alkış. On iki parmaklı adam artık rahattı. Derin bir oh çekti ve gülümseyerek gece boyunca sürecek olan işini yapmaya devam etti.

"Şimdi de karşınızda, uzaklardan, denizin öbür ucundan bin bir zahmetlerle ve sayısız uğraşlarla özel olarak getirttiğimiz, geçmişin mucizelerinin kanıtı ve gerçek bir efsane; Tepegöz!"

"Bitmedi! Doğunun kalbinden ve göklerin gözünden yeryüzüne değen bir parça. Pek kıymetli ve dünyada tek! Gözlerinizin kamaşmasına hazır olun çünkü karşınızdaki şahin başlı Horus!"

"Gördüklerinize inanamayacaksınız! Bu kez çok daha tanıdık ve çok daha tehlikeli bir yerden; Tuz Çölünden, her zaman söylenenlerden ama görülmeyenlerden bir tanesini göreceksiniz. Kendisini bizzat ben, ellerimle yakaladım! Hiç de kolay olmadı! Cehennemin kapılarından, Kerberus!"

"Gösteri dünyasında en iyi numarayı en sona saklamak adettendir, sizi beklettiğim için üzgünüm. Fakat, az sonra görecekleriniz için hazırlıklı olun. Az sonra misafirimiz olacak kişiye dikkatle bakın; çünkü o aramızda yürüyen bir tanrı. Hindistan'dan buraya uzun bir yol geldi ve bu fazladan kollarınız olduğunda daha da zor olmalı. Hanımlar ve beyler, dizlerinizin üzerine çökün; karşınızda Vişnu!"

Curcuna sona erdiğinde, sabahın ilk ışıkları köyün üzerine damlıyordu. Gece boyunca gördükleri karşısında yorgun düşen köylüler yataklarına henüz gidiyorlardı. Tüm savaş çocuklarıysa uykuya dalmadan önceki son soluklarında o gün kendilerine gösterilenler için tanrıya şükrettiler ve içleri umutla doldu. Radyoaktif Ucubeler Kumpanyası da, işlerini bitirmenin tüm yorgunluğu ve bir kez daha umut pazarlamanın kârıyla, geldikleri yönün aksine doğru ilerliyordu.

Kül ve Toz


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform