antikton:gerçek bir rüya

Karanlık. Karışık bir yanık kokusu; biraz metal, bolca plastik ve saman. Rüzgâr. Sakince saçlarımı okşuyordu. Saçlarım. Havayı hissedebiliyordum. Derin bir soluk alıp yavaş yavaş ciğerlerime süzülmesini dinliyordum. Toprak kokusu içime doluyordu. Gözlerimi açtım. Kocaman bir güneş gözümün içinde. Tekrar karanlık. El yordamıyla öğrenmeye çalıştım. Neyim? Neredeyim? Elimin altından taze çimenler birer ikişer kaçıştı. Hayattayım! Bir cesaret ayağa kalktım, göz kapaklarımın ardından içime işleyen güneşe sırtımı verip gözlerimi açtım. Hiçbir yerin tam ortasındaydım.

Gözlerim ışığa iyice alıştığında etrafıma bakmayı akıl edebildim. Geniş, kimsesiz bir düzlük, yemyeşil. Beklediğimden daha da canlı. Koruyucu tulumumun koluna bağlı olan göstergeleri yoklamayı denediğimde hiçbirinin çalışmadığını anladım. Ancak bu kısa sürede deneyimlediklerim, havanın solunabilir olduğu gerçeğini bana gösteriyordu. Paramparça olmuş iniş modülünün içine ağır adımlarla ilerleyip, bu sert inişten sağlam kalabilen birkaç parça eşya ya da herhangi bir şey aradım. Yanık kokusu burada daha keskin, ve metal dokunmama izin vermeyecek kadar sıcak. Çekip çıkarabildiğim tek şey, mekiğe binerken yanıma aldığım fotoğraf oldu, alıp cebime attım. Elim, ses kaydedicimin soğuk metaliyle buluştuğunda onu cebimden çıkarıp işimi yapmaya koyuldum.

Durum değerlendirmesi: İniş başarıyla gerçekleştirildi. (Kendime not: başarı'nın tanımını yap) Ancak iniş modülü büyük hasar gördü. Kontrol paneli ve yolcu kabini tamir edemeyeceğim kadar hasar almış görünüyor. Yakıt deposundaysa küçük bir delik var. Gerekli malzemeler olduğunda halledemeyeceğim bir şey değil. Motor çalışamayacak durumda. Yüzey kaplaması ve seramik doku tam anlamıyla paramparça. Sanırım burada tıkılı kaldım.

Bu gerçekle yüzleşmem iyi oldu. Görevin bana verildiğini öğrendiğim ilk andan beri aklımdan çıkmıyordu ve her an 'başıma geldiğinde ne yaparım' diye düşünüyordum. Gerçekleştiğinde yaptığım ilk şey, ses kaydedicimi çalıştırmam oldu. İlginç, demek tüm o şatafatlı gösteriler ve uzun konuşmalar gerçekten de insanın içine işliyormuş. Şu duruma bir bak; hiç bilmediğim bir gezegendeyim, iniş modülüm paramparça ve geri dönüş şansım yok, ama ben yine de bana yüklenen görevi yapmaya çabalıyorum.

Keşif Raporu #001: Tüm deney malzemelerim ve koruyucu tulumum üzerindeki göstergelerim çalışamaz durumda olduğundan, bu raporun sonuçları kesin doğrular içermemekle birlikte gezegende bulunduğum kısa süre zarfında deneyimlediklerimin sonucudur. Atmosfer solunabilir, nem oldukça yüksek. (Su kenarında olmalıyım.) NOT. Solunum cihazları ve kaskım iniş sırasında parçalara ayrıldığından bu durumu bizzat kendi üzerimde deneyimlemek durumnda kaldım. Böyle yaparak görevin gidişatını tehlikeye attığımın farkındayım ancak yapabilecek başka hiçbir şeyim yoktu. NOTUN SONU. Bitkiler, dünyadakine benzer bir biçimde, gözüme yabancı gelen ya da anatomik olarak farklılık gösteren hiçbir canlı göremiyorum. Dünyadakiyle buradaki evrim, birbirine paralel olarak ilerlemiş olmalı. Bu da bana çevrenin benim için o kadar da yabancı ve yaşamsal faaliyetlerim için o kadar da tehlikeli olamayacağı sonucunu veriyor. Coğrafî olarak, geniş bir düzlüğün üzerindeyim. Görev için belirlenen iniş noktası yakınlarında buraya benzer hiçbir düzlük hatırlamıyorum. Bu da demek ki; inmem gereken yerin oldukça uzağındayım. Ancak konum belirleyici hiçbir cihazım olmadığından geceyi bekleyip, gök cisimlerinin dizilişlerine bakarak olası konumumu hesaplamam gerekecek. İnsanlık tarihinin bu en büyük görevinde bize atalarımızdan kalan bu en eski yöntemi kullanmak kaderin ince espri yeteneğini gösteriyor. Bu kadar felsefe yeter.

Şimdi ne yapmalıyım? Bilmiyorum. Etrafta olası canlılar için araştırma yapmakla başlayabilirim. Sol dizim fena halde acıyor. Çarpma sırasında incinmiş olmalı. Aslında bu bile bir mucize. Yanı başımda duran şu teneke yığınına bakıyorum da, içinden sağ çıktığıma şaşırıyorum. Pekâlâ. Kask yok, göstergeler yok, gemi yok, deney araç-gereçleri yok. Hepsinden kötüsü etrafta kimse yok. Şu tarafa doğru gitmeyi deneyeceğim. İçimden öyle geliyor.

Teşekkürler! Saatim hâlâ çalışıyor. On beş dakikadır amaçsızca etrafta dolanıyorum ve görebildiğim tek şey yeşillik. O da ne? Bir şeyler iniş modülüne doğru yaklaşıyor. Hey, o benim arabam! Hayır, burası şeytanın bokunu bıraktığı bir yer ve bunun için park ücreti ödememe gerek yok! Kahrolası dizim! Bir dakika; onun içinden bir şeyler- birileri mi indi? Bir tür araç.

Şu anda, kolumdaki göstergelerden birinin çalışmasını isterdim işte. İniş modülünün etrafında dolaşıp didik didik aranan bu şeylerin tam olarak ne olduğunu yüz yüze konuşarak değil de, küçük bir ekrandaki renkli sinyallerden öğrenmek daha iyi olurdu doğrusu. Ne yazık ki, karşılaştığım ilk canlıyla iletişim kurmam için tasarlanmış olan ve çalıştırıldığı anda bir ışık ve renk cümbüşüyle nereden ve ne için bu gezegene geldiğimi anlatmama yarayacak hologramı yansıtacak olan verici de çalışamaz halde. Daha eski bir yöntem denemem gerek.

"Hey, oradakiler! Ben "kendini göster, "ben," ellerini kocaman kocaman iki yana aç, "dostum, dost-um." "Dünyadan" kolunu göğe doğru kaldır ve parmak ucunu yavaşça yere indir, "geldim. "Bu külüstürün" mekiği işaret et, "içinde bunca yolu" parmaklarınla yürüme hareketi yap, "teptim. Evet, biraz" ampul takar gibi, "zır deliyim." Tulumunun göğsüne işlenen Türk bayrağını işaret ederek, "ama geldiğim yer en az burası kadar güzel."

Kendimi salak gibi hissediyordum. Karşımda iki tane "başka dünyalı" bana şaşkın gözlerle bakıyordu ve ben de bildiğim ve şu an becerebildiğim tek yolla, konuşarak, derdimi anlatmaya çalışıyordum. Ama onlar muhtemelen benim söylediklerimi hırlama ya da tıslama olarak algılıyorlardı. Böyle durumlarda ne yapmam gerektiğini belirten bir yönetmelik olmadığına şaşırıyorum. Halbuki böyle bir konuya devletin el atmamış olması garip, hatta şüpheli. Tekrar olduğum yere döndüm. Bir saniye, bu "başka dünyalılar" biçim olarak hiç de insandan farklı görünmüyor. Ama? Bu gezegenin konumu ve sistemin merkezindeki güneşe olan uzaklığı ile ilgili olabilir. Hayat aynı şartlar altında aynı biçimde aynı yolda evrilmiş olabilir. O halde bunların da bir dil geliştirmiş olmaları olasılığı oldukça yüksek. Peki bu bana ne kazandırır? Hiç. Hâlâ salak gibi hissediyordum.

Adamların bir şey söylemelerini bekledim. Üç tanesinden ortada olanı bana doğru bir adım yaklaştı. Korkup hızla geri çekildim, elini bana doğru uzattığında. Yapabileceklerini düşünmek istemediğimden mekiğimden geride kalanların arkasına saklanmakta buldum çareyi.

"Gökhan Bey?"

Aman Allahım! Beyin okuma güçleri var. Öyleyse telepati yöntemiyle iletişim kuruyor olmalılar. Bu da az önce söylediklerimi neden anlamadıklarını açıklıyor. Kullandığım yöntem onlar için çok ilkel, tarihlerinin derinliklerinde yok olup gitmiş bir iletişim biçimi olarak görünmüş olmalı. Hiyerogliflerle entegrali açıklamaya çalışmak gibi bir şey.

"Gökhan Bey lütfen sakin olur musunuz?"

Türkçe'yi benden öğrenmiş olmalı. Hem de bu kadar kısa sürede! Veri aktarımı için, iletişim için ne harika bir yöntem. Bunun dünyadaki okullarda kullanıldığını düşünsenize bir! O da ne! Şu adamların arkasında duran araç biraz tanıdık mı ne?
"Gökhan Bey iyi misiniz?"

Bana soru sorup durmayı kes! Dikkatli baktığımda gördüm ki senin üzerindeki üniforma da pek yabancı değil. O kamyonetin üzerinde ne yazıyor öyle:

TUZAK
TÜRKİYE UZAY ARAŞTIRMALARI KURUMU

* * *

Gözlerimi açtığımda kendimi doktorların arasında bir araçta bir yerlere götürülürken buldum. Biri koluma bir şeyler enjekte ederken diğeri gözüme ışık tutuyordu. Canım yanıyor! Dizime dokunma! Evet, tam orası. Hayır, başka hiçbir şikayetim yok.
"Neredeyim ben?"

"Şu anda TUZAK nakil aracı içerisindesiniz efendim. Küçük bir baygınlık geçirdiniz, o mekikten sağ çıktığınız için bile şanslısınız. İlk sağlık kontrollerinizi az önce gerçekleştirdik. Dizindeki ufak bir incinme dışında başka hiçbir sorununuz yok gibi görünüyor ancak daha detaylı sonuç için merkezdeki laboratuarda bir incelemeden geçmelisiniz."

Elinde tuttuğu şırıngayı çöpe atarken şefkat dolu bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Yanlış anlamayın ama sizi biraz yorgun görüyorum efendim. Bu görevin sizin için önemini tahmin edebiliyorum, ancak bildiğim kadarıyla devletimiz bu tarihi olayın gerçekleşmesi konusunda ısrarlı. Bu yüzden, en kısa zamanda sizi yeni bir mekikle yeniden Antikton'a göndereceklerdir. Şimdi arkanıza yaslanın ve biz merkeze varana dek dinlenmeye çalışın."

"Bir dakika bir dakika! Tüm bunlar da ne demek oluyor? Siz kimsiniz? Ben tam olarak neredeyim? Nereye götürülüyorum? Derhal bir yetkiliyle konuşmak istiyorum!"

Bağrışmalarımı duyan yetkili subay, aracın şoför kabini ile bulunduğum yeri birbirinden ayıran telli küçük camından bana doğru bakarak omzunun üzerinden en geniş gülümseyişini gösterdi.

"Eve hoş geldiniz! Korkarım ki burada fazla kalıcı değilsiniz, devletimiz sizi dünyadan göndermekte ısrarcı!

Sonra hep birlikte gülüştüler.

Doktorun bana bahsettiği TUZAK merkez binasına vardığımızda tekerlekli sandalyeye oturtulup yavaş yavaş giriş kapısına doğru götürülüyordum. Çevremi saran onlarca gazeteci ve bir cangılı andıran mikrofon yığınları arasından, nakil aracının yetkili subayının koluyla yaptığı yarmalar ve açmalar binanın içine girebilmemi sağladı. Ne kadar yorulduğumu o an anladım. Bu konuya fazla kafa yormama gerek kalmadan başka şeyler beni meşguliyetiyle boğmaya başlamıştı bile. Bu kez de binadaki çalışanlar tarafından tebrik ediliyordum. Her birinin yüzündeyse o aynı anaç ifade vardı - üzülmeyin, çünkü yine gideceksiniz.

Nerede olduğumu tam olarak anlamamakla birlikte herkesin beni tanıdığını ve tebrik ettiğini gördüğümden, bu gezendekilerin gelişimi bir şekilde öğrendiklerini ve beklediklerini var sayıyorum.

Tekerlekli sandalyemi iten adam beni önce bir asansörden içeri soktu ve birkaç kat yukarıya çıktık. Daha sonra koridorun sonunda, geniş ve bir yatak dışında boş sayılabilecek bir odaya girdik ve beni burada birkaç dakika yalnız bırakacağını söyledi.

"Yorulmuşsunuzdur, dinlenmeye ihtiyacınız vardır. Yaklaşık yirmi dakika sonra Bakan Bey ve generaller sizinle görüşecek. Yatağınızın üzerindeki elbiseler sizin için efendim, üzerinizi değiştirebilirsiniz."

Ardından kapıyı usulca kapatıp çıktı.

Yine bir başıma kalmıştım. Tekerlekli sandalyeden doğrulup odanın arka tarafındaki kapıdan banyoya girdim. Yüzüme bir avuç dolusu su çarparak kendime gelmeyi bekledim ancak hiçbir şey değişmedi. Hala aynı yerdeydim, kirli tulumumun içerisindeki vücudum karşımdaki aynadan bana bakıyordu. Cebimden ses kaydedicimi çıkardım.

Keşif Raporu #002: Tombala! Bu gezegende hayat var. Üstelik beklediğimizden çok daha ileri bir aşamada. Büyük bir olasılıkla telepati yoluyla iletişim kuruyorlar fakat Türkçe'yi de en az benim kadar iyi konuşabiliyorlar. Bunu da zihinsel veri aktarımı sayesinde başardıklarını düşünüyorum. Bu canlı türünün her bir bireyi, benim bildiğim ne varsa hepsini bir çırpıda öğrenip benimle bunlarla ve bunlar hakkında konuşabiliyor. Benle ilk karşılaştıklarında bana adımla hitap ettiklerine inanabiliyor musunuz! Bu insanlık için çok büyük bir adım! Birazdan yetkilileriyle görüşeceğim. Sanırım sonuçta yine her şey filmlerdeki gibi oluyor. Beni doğruca liderleriyle görüştürüyorlar. Ama ben buraya barış elçisi olarak geldim. Sorumluluğumun farkındayım. Ülkemi ve insanlığı elimden gelen en iyi şekilde temsil edeceğim.

Raporumu tamamladıktan sonra üzerimdeki koruyucu tulumdan kurtulup benim için bıraktıkları elbiseleri üzerime geçirdim. Vücut ölçülerimi dahi bilmelerine şaşırarak ayna karşısında son düzeltmelerimi yaptım. Ses kaydedicimi ve mekikten aldığım fotoğrafı cebime attıktan sonra gelecek olan yetkilileri beklemeye koyuldum. Kafamda söylemem gerekenler ve benim bir dünyalı olarak onlardan beklediğim şeylerin listesi dönüp duruyordu. Acaba gezegenimizin yerini belirtmeli miydim? Barış için geldiğim oldukça açıktı, bir başıma silahsız bir şekilde buradaydım. Ancak onların niyetleri benimkinden farklı olabilir miydi? Düşünüyordum, ve düşündükçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.

Kapı aralanıp içeri üniformalılar doluşmaya başladığında geldiklerini anladım. On beş yirmi kişilik bir heyet ve heyetin en önünde üç kişi bulunuyordu. Ortadaki ellili yaşlarında, bıyıklı kilolu bir adamdı ve koyu bir takım elbise giyiyordu. Hemen yanında omzu son derece parlak unvanlarla süslü ve lacivert bir üniforma giyen iri yapılı bir asker duruyordu. Diğer taraftaysa, mavi gözleri kalın gözlüklerinin ardına saklanmış, meraklı bakışları olan kel bir adam duruyordu.

Birlikte bana yaklaştılar.

"Evinize hoş geldiniz. Türkiye Cumhuriyeti adında, Savunma Bakanı olarak sizi karşılamak benim için büyük bir şereftir," dedi ortadaki.

Diğerleri de benzer şeyler söylediler. Her biriyle tokalaştıktan sonra general söze girdi.
"Umarım bir şeyiniz yoktur. Bu gibi yolculukların bünye üzerinde ne gibi etkiler yaptığını ben bizzat bilirim." Söylediklerinin doğru olduğu yüzündeki yorgun ifadeden anlaşılıyordu.

"Hayır efendim," dedim. "Sadece biraz yorgunum o kadar. Önemli bir şeyim yok."

"Güzel," diyerek elini omzuma koydu. "Bir dahaki sefere -ki bu o kadar da uzak değil- başaracağınızdan eminim."

"Millet adına size bir kez daha teşekkür ediyorum Gökhan Bey," dedi bakan. "Hayırlı haberlerinizi bekliyorum. Şimdi sizi profesörler baş başa bırakıyorum. Konuşacaklarınız vardır. Ne de olsa bir dahaki deneme için bir an evvel çalışmalara başlayacaksınızdır."

Yaptığı espriye en çok kendi güldü, daha sonra general ve heyetle birlikte odadan çıkıp gitti. Geride profesör dediği kel adam ile ben kalmıştık.

"Evet Gökhan," diye söze başladı profesör, "seni tekrar görmek güzel. Kabul, bu kadar erken beklemiyorduk ama yine de sağ salim olduğun için şükrediyorum. Askerlerin söylediklerine bakılırsa oldukça sert bir acil iniş olmuş ve mekik paramparçaymış."

"Evet efendim," diye kısa bir yanıt verdim.

"Pekâlâ, bana söylemek istediklerin vardır. Düşüncelerin, tahminlerin... Niye böyle oldu? Analizlerin sonucu akşama her şeyi belli edecektir elbette ama senin görüşünü merak ediyorum. Bunca kez uzaya yolculuk etmiş bir astronot için böyle şeyleri tahmin etmek bir tür altıncı his gibi bir şey olmalı."

"Anlamıyorum efendim?"

"Mekiğin diyorum, neden atmosferden çıkar çıkmaz tekrar dünyaya dönüş yapmak zorunda kaldı?"

"Dünyaya mı?"

Profesör gülerek başını salladı.

"Ama efendim, ben zaten buraya dünyadan geliyorum-"

"Evet ben de öyle diyorum ya işte," diyerek profesör lafa karıştı. "Bunun nedenini bir an önce öğrenmek, yeni bir girişimi daha da erken bir tarihe çekecektir. Neyse ki, en kötü ihtimale karşı ikinci bir mekiğimiz var. Hükümet bu konunun üzerine eğildiğinden bu projeye başlarken kaynak sıkıntımız yoktu. Böylesine büyük bir fırsatı onlar da kaçırmak istemedi tabii."

"Ne projesi? Burası neresi?"

"Oğlum," dedi profesör, bir elini dizime koyarak, "sen inişte kafanı bir yerlere falan mı çarptın? Burası neresi mi? Burası seni bu göreve atadığımız yer. Türkiye Uzay Araştırmaları Kurumu genel merkez binası ve ben de seni Antikton gezegenine yapacağın bu bilimsel görev için uygun bulup atayan Profesör Doktor Mete Göğebakan. Sanırım Necla Hanım'la görüşsen iyi olur."

Profesör sözlerini bitirdiğinde düşünceli görünüyordu.

"Evet efendim, tüm dediklerinizi biliyorum ve zihnim de tam olarak yerinde. Ancak ben buraya yani Antikton'a Dünya'dan geldim. Mekiğimdeki kayıtlardan rotamı inceleyebilirsiniz."

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun? O rotayı bizzat ben belirledim."

Şaşırmıştım. Olanlara bir anlam veremiyordum. Dünya'dan buraya dek geldiğimi adım gibi biliyordum, aylarca sırf bunun için çalışmıştım. Sırf ben değil, onlarca gökbilimci, fizikçi, sosyolog, biyolog ve daha birçok -olog benim bu yolculuğumu ve sonrasını en mükemmel hale getirebilmek için çalışmıştı. Çünkü bu tüm insanlığı ilgilendiren bir adımdı. Dünya dışı bir yaşam olasılığı dahi tüm bu hazırlıkları mecbur kılmıştı. Şimdi, tam bu dünya dışı yaşam formunun önünde dikiliyordum ve bana aslında hiçbir yere gitmediğimi, dünyayı dahi terk edemediğimi söylüyordu.

"Biraz dinlensem iyi olur," dedim.

"Pekâlâ, bu yolculuk seni yormuş. Uyandığında Necla Hanım burada olur."

Kapanan kapıyla birlikte odada bir başım kalmıştım.

Keşif Raporu #003: Garip, çok garip. Gezegene başarılı sayılabilecek bir iniş yaptım. Gelişkin yaşam formlarıyla iletişim kurabildim, daha doğrusu bunu onlar başardı. Ancak gelin görün ki her biri kendini bana birer dünyalı olarak tanıtıyor, üstelik her biri tanıdığım insanların biçimlerine bürünmüş olarak duruyor karşımda. Profesör, bakan... Hepsi dünyadakilerle birebir aynı. Ancak bunu yaşam formlarının benle iletişim çabası sırasında telepati yoluyla zihnimdeki anılara ulaşarak gerçekleştirdiklerini varsayıyorum. Öyleyse, biçim değiştirebilme özellikleri var. Daha dikkatli olmalıyım.

Keşif Raporu #003'e Ek: Acaba bu yolculuk esnasında güneşin öbür yanına geçerken, henüz açıklayamadığım bir şekilde başka bir boyuta geçmiş ve zamanın döngüsü içinde geçmişe gitmiş olabilir miyim? Bu da uçuk bir not olarak burada kalsın. Zamanım olduğunda, bunun üzerine düşüneceğim.

Söyleyeceklerimi söyleyip ses kaydedicimin kapatma düğmesine dokunduktan sonra, yatağa uzanıp kestirmeyi denedim. Kafamı koyar koymaz uyumuşum. Gözlerimi tekrar açtığımda baş ucumda Necla Hanım duruyordu.
Orta yaşlarının sonlarında olan Necla Hanım, -ya da en azından dünyadaki kopyası öyleydi- kariyerini akademik ortamın tüm özgürlüğü içinde tamamlarken giyim zevkini tam bir memur kısıtlılığı içinde tutmayı seçmişti. Topuz yaptığı saçları, döpiyesi ve külotlu çorabıyla onu baş ucumda dikilirken görünce, yattığım yerden doğruluverdim.

"Sakin olun, korkmanıza gerek yok," dedi.

"Merhaba Necla Hanım," dedim. Onu tanıdığımı belirtmek istiyordum.

"Sizinle biraz konuşmak istiyorum Gökhan Bey, eğer yeterince dinlendiyseniz."

"Tabii buyurun oturun," dedim ve o da yatağın ayakucuna kuruldu.

"Duyduğum kadarıyla kötü bir iniş yapmışsınız,"

"Evet, pek iniş sayılmaz, daha çok bir çarpma."

"Bir şeyiniz olmadığına sevindim," diye ekledi. Söylediklerinde samimi olduğu belliydi.

"Ama sanırım profesör öyle düşünmüyor."

"Evet," dedi kadın psikolog, parmak ucuyla gözlüklerini tekrar mükemmel konumuna getirirken.

"Bana durumunuzdan bahsetti. Profesörün bana anlattıklarına bakılırsa bu uzay yolculuğu, ya da yolculuk girişimi sizi zihinsel olarak yormuş gibi görünüyor. Yine de, son bir karara varmadan önce bunu bir de sizden duymak istedim."

Yabancı bir gezegende, deli gözüyle bakılan biri olmanın verdiği tedirginlikle başımdan geçenleri ve düşüncelerimi, ya da geçtiğini sandığım şeyleri -artık emin olamıyorum- anlatmaya koyuldum.

"Ben Sol ya da Güneş diye bilinen yıldızın çevresindeki 8 gezegenden oluşan ve dünyalılarca güneş sistemi diye adlandırılan yıldız sisteminin içten dışa üçüncü gezegeni olan ve yerel halkı tarafından Dünya olarak adlandırılan gezegenin 36° - 42° Kuzey paralelleri ve 26° - 45° Doğu meridyenleri arasında yer alan Türkiye adlı ülkeden geliyorum. Dilerseniz bu koordinatları size uygun araç-gereçlerin sağlanması koşuluyla gösterebilirim."

"Burada, yani dünyalıların Antikton adını verdiği bu yeni keşfedilen gezegende bulunuşum tüm insanlık adınadır. Gezegeninizde yaşam formlarını araştırmak, ve olası bir durumda -ki şu durumda gayet olası görünüyor- bu yaşam formlarını incelemek üzere gönderildim. Ancak içinde bulunduğum durum bunun tam tersi gibi görünüyor. Konudan fazla sapmadan devam etmem gerekirse, dünyadan ayrıldığımdan beri geçen yaklaşık 2 yıl boyunca -mekiğimdeki tüm kayıt cihazları hasar gördüğünden size kesin bir rakam veremiyorum, ancak onarılması durumunda bu kayıtları siz de inceleyebilirsiniz- gezegeninize ulaşmak üzere yolculuk ettim. Yolculuğum zarfında derin bir uyku halinde olduğumdan, bu sürede yaşadıklarımı hatırlamıyorum. Fakat bunun kanıtı olarak, derin uykuya dalmam için mekikteki makinelerce kolumdan enjekte edilen ilacın bıraktığı izi görebilirsiniz."
Sakince sol kolumu psikologa gösterdim, o da soğukkanlılıkla gözlemledi, başıyla onayladı ve önündeki deftere bir şeyler not aldı.

"Dediğim gibi, buraya tüm insanlık adına geldim ve gezegeninizden ya da ulusunuzdan barışçıl amaçlar dışında hiçbir beklentim yoktur."

Derin bir iç çekişin ardından, kadın beni gözlüklerinin ardından süzdü ve kendinden emin bir edayla konuşmak üzere dudaklarını araladı.

"Pekâlâ Gökhan Bey, anlattıklarınızı dinledim ve bunların bir kısmının doğruluğuna, ya da daha uygun bir tabirle gerçekliğine, ben de katılıyorum. Ancak karanlıkta kalan bazı bölümler var. Örneğin; sizin deyiminizle biz Antiktonluların siz dünyalılar gibi birebir aynı görünmemizi nasıl açıklıyorsunuz?"

"Bunu ben de düşündüm, ve gezegenlerimizin yıldızlarına olan uzaklıkları ve kütlelerinin benzerlikleri dahası su/kütle oranlarının hemen hemen eşdeğer oluşu ve atmosferlerinin olası yakınlıkları evrim süreçlerinin birbirine paralel olarak sürmesini sağlamış olabilir. Bunlar benim şu anda düşündüğüm şeyler değil, geldiğim yerde yani dünyada, uzun zaman boyunca birçok değerli bilim adamının gezegeninizi incelemesi sonucu vardığı sonuçlardır. Ben sadece bunları size ileten şanslı kişiyim."

"Dediğiniz gibi olsun. Peki, benim sizi tanımamı ya da biz Antiktonluların siz dünyalıların dilini konuşmasını nasıl açıklıyorsunuz?"

"Bu da sanırım sizin gelişkin telepati yeteneğinizin bir sonucu -bu kuram ise tamamıyla bana ait, buradaki deneyimlerimin bir ürünü."

"Daha çok gelişkin hayal gücünüzün bir sonucu gibi görünüyor."

Kadın arkasına yaslandı ve bir süre sessiz kalmayı seçti. Daha sonra bana doğru eğilip sözüne başladı.

"Bir de şöyle deneyelim: ben size dünyanızla ilgili bazı şeyler söyleyeyim ve siz de bunların doğru olup olmadığını onaylayın."

"Nereye varmak istediğinizi biliyorum!"

"Anlaştık, bunu unutalım gitsin. Seks hayatınız nasıldır Gökhan Bey?"

Psikolog, sözünü bitirirken tüm kadınlığından sıyrılmış ve cinsiyetsiz bir bilim insanı kılığına bürünmüştü.

"Anlamadım?"

Hiç beklemediğim bu soru karşısında afallamıştım.

"Cinsel ilişkiye ne sıklıkla girersiniz diye soruyorum."

"Uzayda geçirdiğim yaklaşık iki yıl boyunca derin bir uykuda olduğumdan bu sürede bir cinsel hayatım olduğunu söyleyemem, ama geldiğim yerde, yani dünyada bir karım var."

Düşünceli görünüyordu. Bir süre notlarını gözden geçirip, zihninde bazı şeyleri tarttıktan sonra söze başladı.

"Gökhan Bey, yanlış anlamanızı istemem ama tüm bu başka gezegenden gelme düşünceniz/sanrınız omuzlarınızdaki büyük sorumluluğun -geçici bir süre için de olsa- başarısızlığa uğraması sonucunun cinsel yaşantınızdaki bazı sorunlarla örtüştüğünü düşünüyorum. Yani, bilinçaltınızda gizliden gizliye yatak odasındaki başarısızlığınızı Antikton Projesi'ndeki görevinizin size yüklediği sorumlulukları yerine getirerek kapatmayı düşünüyordunuz. Fakat işler yolunda gitmeyip mekiğiniz atmosferden ayrılır ayrılmaz dünyaya dönmek ve acil iniş yapmak zorunda kalınca bilinçaltınızın bu planı da suya düştü ve sizi derin bir travma içinde bıraktı. Siz de,—yani zihniniz de- her iki alanda birden başarısız olmayı kabullenemeyerek, aslında dünyadan ayrıldığınız ve Antikton'a başarıyla indiğiniz fikrini kendinize kabul ettirdiniz. Bu plan, aracınız dünyaya inip diğer insanlarla karşılaşana kadar gayet iyi bir şekilde işliyordu ancak etrafınızı saran bir baloncuk gibi sizi gerçeklikten koruyan bu düşünce ilk insanla karşılaşıp iletişim kurmaya çabalamanızla patlama tehlikesi altındaydı. Fakat bilinçaltınız sizden önce davranıp buna da bir çözüm bulmuştu bile: Antiktonlular benzer evrimsel koşullar dolayısıyla tıpkı dünyalılar gibi görünüyor ve telepati yoluyla öğrendikleri Türkçe'yi en az sizin kadar iyi konuşuyorlardı."

Açıklamasını bitirdiğinde yüzünde bir gülümseme oluştu.

"Kabul edelim, oldukça zengin hatta bir nebze ürkütücü bir bilinçaltınız var. Tıpkı kaynayan bir cadı kazanı gibi."

"Saçmalık!"

"Yapmayın Gökhan Bey, en kör olanlarımız bile bunu görebilir. Mekik dediğiniz koca bir fallustan başka nedir ki?"

"İzninizle biraz daha dinlenmek istiyorum, kendimi pek iyi hissetmiyorum."

"Pekâlâ Gökhan Bey, dilediğiniz gibi olsun. Gerçekten dinlendiğinizi hissettiğinizde sizinle tekrar görüşmek isterim, iyi günler ve bir dahaki sefere bol şanslar!"

Ben farkına bile varmadan odadan çıkıp gitmişti. Kendimi yatağa attım ve başımdaki tüm bu sorunlardan kaçmak isteğiyle gözlerimi kapadım. Yorgunluğun ya da düşüncelerin ağırlığıyla olacak hemen uykuya dalmışım. Rüyamda karımı gördüm, dünyadaki evimizdeydi. Kapıda benim gelişimi bekliyor ve beni görür görmez boynuma atlıyordu. Ben de onu kucaklayıp doğruca yatak odasına taşıyordum. Uzun uzun sevişiyorduk.

Tekrar gerçeğe, ya da gerçek olduğunu sandığım şeye gözlerimi açtım.

Keşif Raporu #004: Başımdan geçenleri ve bana telkin edilenleri gözden geçirdiğimde bir çıkmazın içinde olduğumu düşünüyorum. Mekikteki tüm kayıtlar çarpışma sırasında kaybolduğundan bilimsel bir sonuca ulaşmam mümkün değil. Tek yapabileceğim duyularım yoluyla deneyimlediklerimden bir gerçeklik belirlemek. Hislerim yabancı bir gezegende olduğumu söylüyor. Oysa yüzler hep tanıdık. Profesör, Necla Hanım... hepsi dünyadan tanıdığım insanlar. Ancak bu konuyla ilgili tezimi bir önceki raporumda belirtmiştim. Yine de bu konuya şüpheyle yaklaşıyorum. Kolumdaki iğne izine gelince, derin uykuya geçmem için enjekte edilen bu ilaç kalkıştan hemen sonra verildiği için, bu da beni bir sonuca ulaştırmıyor. Artık algılarımın beynime gönderdiği verileri tartmakta güçlük çekiyorum, neyin gerçek neyin ise sade bir yansıma, bir çeşit yanılgı olduğunu kestiremiyorum. Antikton'da mıyım, yoksa oraya hiç gitmedim mi? Dünyadan ayrılamadan geri geldiysem niye böyle düşünüyorum? Ya da, halen mekiğimin yolcu kabininde derin bir uykuda mıyım ve tüm bunlar bir rüya mı? Tüm bunlara bir kesinlik kazandırmalıyım. İçlerinden en az biri doğru olmak zorunda. Yoksa varlığım düpedüz tehlike altında. Son bir deney yapmak istiyorum.

Yataktan doğrulup elimi cebime attım ve inişten beri sakladığım fotoğrafa baktım. Karşımda duran yüz sevdiğim dünyalı kadına tıpatıp benziyordu. Ensemden aşağı tüm bedenimi bir ürperti kapladı. O an, ne yapmam gerektiğini anladım. Doğruca odayı terk edip zaten nerede olduğunu bildiğim merdivenlere doğru yöneldim. Kimseye görünmeden binanın en alt katına inerek personel girişinden dışarı çıktım. TUZAK Merkezi arkamda, diğer binaların arasında kayboluncaya dek caddede yürüdüm. Karşıma çıkan ilk taksiyi çevirerek beni evime götürmesini söyledim. Kendi evimin yolunu bildiğim gibi tarif ettim, o da beni götürdü. Yüzümü gazetelerden ve televizyonlardan tanıdığını söyledi ve benden para almadı. Teşekkür edip taksiden indim. Evim olduğunu düşündüğüm yere giderek kapıyı çaldım. Kapıyı açan yüz fotoğraftakinin aynıydı.

"Sevgilim, hoş geldin!"

"Hoş buldum," dedim ve onu kucakladım. İşi bozuntuya vermemekte kararlıydım.

Yolu bildiğimden doğruca salona geçtim ve etrafı şöyle bir süzdüm. Beklediğimden farklı değildi; dünyadaki evimin birebir kopyasıydı.

"Seni bu kadar erken beklemiyordum," dedi gülümseyerek.

"Kaçtım geldim, seni özledim."

"Aç mısın?" diye sordu, "Eğer bir zararı olmayacaksa sana bir şeyler hazırlayayım?"

"Hayır, aç değilim. Zaten fazla kalacağımı sanmıyorum. Birazdan gelip beni alacaklardır," diyerek var sayımımı karım olduğunu sanan kadınla paylaştım.

"Öyleyse baş başa kalmışken bunu değerlendirelim," dedi yüzünde hınzır bir sırıtışla birlikte kollarını boynuma doladı.

Kendimi ondan kurtarıp "Seni içeri geç, hemen geliyorum sevgilim, bir saniye sonra yanındayım" dedim.

Salonu terk eder etmez, kendimi müzik setinin başın attım. İçerdeki kadının olduğumu sandığı adamın olduğunu sandığım CD koleksiyonunu inceledim. Benimkiyle bire bir aynıydı. Onlarca CD arasından karımın en sevdiği albümü aldım, çalara yerleştirdim ve düğmeye dokunup hızla yatak odasına geçtim. İçeri girdiğimde müzik henüz çalmaya başlamıştı.

"Seni yaramaz!" dedi, "sevişirken bunu dinlemeye bayılıyorum," ve dudaklarıma büyük bir öpücük kondurdu.

"Peki ya çocuklar?" diyebildim.

"Büyükannelerindeler," diye karşılık verdi. Bir yandan da üzerindekilerden kurtulmakla meşguldü.

Bu sırada aklımdan, aslında olduğumu sandığı kişi olmadığım geçiyordu. Buna devam edip etmek istemediğimi tartıyordum. Fakat karşımda karım olduğunu düşünen kadını sere serpe görünce tüm bu fikirler aklımdan uçup gitti ve kendimi onun kollarına bıraktım.

Her şey olup bittikten sonra yanımdaki kadınla birlikte yatakta öylece uzanmış, tavanı izliyordum. Gördüklerim uğursuz bir anı gibi, garip bir şekilde bana tanıdık geliyordu. Ama yine de emin değildim. Psikologun yaptığı çıkarımlar az önce bu yatağın üzerinde kendisini imha etmişti. Söylediklerinin hiçbir geçerliliği yoktu, şimdi yataktan kalkıp doğruca TUZAK merkezine gidebilir ve bunu onun yüzüne haykırabilirdim. Elimde kanıtlar vardı. Fakat, bu durumda büyük olasılıkla deli olduğuma kanaat getirip beni tımarhaneye kapattırabilirdi. En iyisi oyunu onun kurallarına göre oynamaktı.

"Sevgilim, benim gitmem gerek."

"Bu kadar çabuk mu?" diye sordu kadın, söylediklerimin ona acı verdiği her halinden belliydi.

"Yokluğumu fark etmelerinden önce orada olsam iyi olur."

"Haklısın," dedi ve durumu çaresizce kabullendi.

Sabah bana verilen elbiseleri üzerime geçirirken, neler yapacağımı planlamakla meşguldüm.

"Üzerinde hiç bozuk para var mı? Dönerken taksi için lazım olacak da."

"İşte," diyerek birkaç kağıt parayı avucuma tutuşturuverdi.

Çıkarken arkamdan seni seviyorum diye bağırdığını hatırlıyorum.

Evden ayrılıp yoldan çevirdiğim bir taksiye beni doğruca Uzay Araştırmaları Kurumu merkez binasına götürmesini söyledim. Yol boyunca söyleyeceklerimin bir provasını da yapmayı ihmal etmedim. Motor uğultusunun sustuğunu fark ettiğimde vardığımızı anlayıp cebimdeki tüm parayı taksiciye uzattım. Üstü kalsın, diyerek taksinin kapısını kapayıp binaya yöneldim.

İçeri girerken fazla zorlanmadığımı söylemeliyim, ne de olsa herkes beni tanıyordu, ya da tanıdığını sanıyordu. Sadece dışarıdan gelmem onlar için biraz şaşırtıcı olmuş gibi bir ifadeyle yüzüme bakmakla yetiniyorlardı. Çıktığım yoldan, odama geri döndüm. Her şey bıraktığım gibiydi. Baş ucumdaki telefona uzanıp ahizeyi kaldırdım. Karşıdaki sese Necla Hanımla görüşmek istiyorum, dedim. Biraz sonra kadının otoriter sesi kulağımda çınlıyordu.

"Evet Gökhan Bey, nasıl yardımcı olabilirim?"

"Tekrar düşündüm de, benim biraz daha konuşmaya ihtiyacım var."

"Tabii, derhal odanıza geliyorum."

Teşekkür edip ahizeyi yerine koydum. Az sonra kapıda bir çift topuklu ayakkabının sesi duyuluyordu, kapıyı nazikçe çalıp içeri girdi. Beni bıraktığı yerde yatıyordum.

"Nasıl, dinlenebildiniz mi?" diye sordu.

"Evet, söylediklerinizi de iyice düşündüm," diyerek karşılık verdim. İtaatkâr görünmek istiyordum.

"Daha önceki anılarımı gözden geçirme fırsatı da buldum ve sanırım haklısınız."

"Hangi konuda?"

"Cinsel hayatımdaki sorunlar konusunda," diye çekimser bir yanıt verdim. "ve tabii ki bunların işime yansıması konusunda."

"Öyleyse şu an Antikton'da olmadığınızın farkındasınız?"

"Evet," dedim ve inandırıcı olması için başımla da onayladım. Gülüyordum. "Sanırım bu göreve kendimi fazlasıyla kaptırdım ve bu yolculuk planı, tüm o olasılıklar; biliyorsunuz dünya dışı bir canlıyla karşılaşma fikri bile birçok kişinin aklını başından almaya yeter. Benim için ise bu olasılıktan öte bir durum. Sanırım zihnimi bunlara fazla yormamalı ve sadece yapmam gerekeni yapmalıyım."

"Sizi daha iyi bulduğuma sevindim," diyerek dediklerimi onayladığını gösterdi. Yüzünden okunduğu kadarıyla o da rahatlamışa benziyordu.

"Umarım hakkımdaki raporunuzu henüz yazmamışsınızdır?" diyerek durumumun ne olacağını öğrenmek istedim.

İlk defa gerçekten güldüğünü o an gördüm; "Hayır," dedi, "sizden bir an için bile şüphe etmedim."

"Teşekkürler."

"Şimdi doğruca odama gidip raporunuzu tamamlıyorum."

"Profesöre kendisiyle görüşmek istediğimi iletebilirseniz memnun olurum."

"Tabii," dedi ve odayı terk etti.

Keşif Raporu #005: İşler yoluna girmeye başladı! Şu psikolog kadını deli olmadığıma ikna ettim. Şimdi yapmam gereken, Antiktonluların dünyaya göndermeyi planladıkları keşif mekiğinin içine girebilmem, görünüşe bakılıra bundan o kadar da uzakta değilim. Beni kendi astronotları sanıyorlar ve bunda ısrarcılar. Profesör denen adam, ikinci bir mekikten bahsetmişti. Eğer onu da deli olmadığıma inandırırsam benim için dünyaya dönme şansı doğabilir. Raporu burada kesmeliyim, sanırım biri geliyor.

"Merhaba profesör."

"Merhaba oğlum," diye karşılık verdi kapıyı ardından kapatırken. "Beni görmek istemişsin."

"Evet efendim. Az önce Necla Hanım'la görüştük-"

"Evet, bana da söyledi. Üzerindeki yorgunluğu attığına sevindim. Bu da işlerimizi oldukça kolaylaştırıyor. Yarınki ikinci fırlatma için kendini hazır hissediyor musun?"

Beklediğimden de kolay olmuştu.

"Evet," diyerek kesin bir biçimde yanıtladım. "Bana verilen bu görevi yerine getirmek için hazırım."

"Necla Hanım'ın bu işe olur vermesi gerçekten iyi oldu. Yoksa üzerindeki bunca aylık emeğimiz boşa gidecekti, yeni birini yetiştirmek de ne kadar zaman ve para alır; bunu en iyi sen biliyorsun."

"Evet efendim."

"Güzel. Öyleyse seni şimdilik yalnız bırakıyorum, birazdan yemeğini getirecekler, sonra da sağlık kontrolünden geçeceksin. Ondan sonra doğruca yatağa girsen iyi olur. Sabah erkenden kalkman gerekecek. İşimiz var, biliyorsun ya."

"Görüşmek üzere," dedim ve profesörüm odayı terk edişini izledim.

* * *

Profesör, yanında iki beyaz önlüklüyle birlikte başıma dikildiğinde sabah olduğunu anladım. Fırlatma prosedürü başlamıştı, yapılacakları adım gibi biliyordum çünkü bunu dünyada bu göreve hazırlanırken sayısız kez tekrarlamıştım. Bilimin evrensel oluşu gerçeğinden hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Her adımı zorlanmadan geçmeyi başarmıştım. Önce sağlık kontrolü, sonra hafif bir yemek, yetkililerle yapılan uzun bir konuşma ve son kontroller, ardından uçuş giysilerinin giyilmesi ve profesörle vedalaşma. Beni mekiğe götürecek olan araca binme, asansöre çıkma ve mekiğin yolcu kabinine giriş, kemerleri bağlama, gösterge kontrolleri, yer üssüyle iletişim için telsizlerin açılması, kalkış sistemlerinin devreye sokulması geri sayım ve havalanış!

Hepsi bir çırpıda olup bitmişti ve tekrar göğe, uzayın yutan ve beni kendine çeken karanlığına doğru yükseliyordum. Mekik yol almaya devam ederken, koluma batan iğnenin içindeki ilacın damarıma ulaşmasıyla birlikte derin uykuya dalmadan önce arkama son kez baktığımda Antikton giderek büzülüp küçük bir topa, oradan da silik bir noktaya dönüşmek üzereydi.

* * *

Karanlık. Karışık bir yanık kokusu; biraz metal, bolca plastik ve saman. Rüzgâr. Sakince saçlarımı okşuyordu. Saçlarım. Havayı hissedebiliyordum. Derin bir soluk alıp yavaş yavaş ciğerlerime süzülmesini dinliyordum. Toprak kokusu içime doluyordu. Gözlerimi açtım. Kocaman bir güneş gözümün içinde. Tekrar karanlık. El yordamıyla öğrenmeye çalıştım. Neyim? Neredeyim? Elimin altından taze çimenler birer ikişer kaçıştı. Hayattayım! Bir cesaret ayağa kalktım, göz kapaklarımın ardından içime işleyen güneşe sırtımı verip gözlerimi açtım. Hiçbir yerin tam ortasındaydım.

Gözlerim ışığa iyice alıştığında etrafıma bakmayı akıl edebildim. Geniş, kimsesiz bir düzlük, yemyeşil. Beklediğimden daha da canlı. Koruyucu tulumumun koluna bağlı olan göstergeleri yoklamayı denediğimde hiçbirinin çalışmadığını anladım. Ancak bu kısa sürede deneyimlediklerim, havanın solunabilir olduğu gerçeğini bana gösteriyordu. Paramparça olmuş iniş modülünün içine ağır adımlarla ilerleyip, bu sert inişten sağlam kalabilen birkaç parça eşya ya da herhangi bir şey aradım. Yanık kokusu burada daha keskin, ve metal dokunmama izin vermeyecek kadar sıcak. Çekip çıkarabildiğim tek şey, mekiğe binerken yanıma aldığım fotoğraf oldu, alıp cebime attım. Elim, ses kaydedicimin soğuk metaliyle buluştuğunda onu cebimden çıkarıp işimi yapmaya koyuldum.

Durum değerlendirmesi: İniş başarıyla gerçekleştirildi. (Kendime not: başarı'nın tanımını yap) Ancak iniş modülü büyük hasar gördü. Kontrol paneli ve yolcu kabini tamir edemeyeceğim kadar hasar almış görünüyor. Yakıt deposundaysa küçük bir delik var. Gerekli malzemeler olduğunda halledemeyeceğim bir şey değil. Motor çalışamayacak durumda. Yüzey kaplaması ve seramik doku tam anlamıyla paramparça. Sanırım burada tıkılı kaldım.

Bu gerçekle yüzleşmem iyi oldu. Görevin bana verildiğini öğrendiğim ilk andan beri aklımdan çıkmıyordu ve her an 'başıma geldiğinde ne yaparım' diye düşünüyordum. Gerçekleştiğinde yaptığım ilk şey, ses kaydedicimi çalıştırmam oldu. İlginç, demek tüm o şatafatlı gösteriler ve uzun konuşmalar gerçekten de insanın içine işliyormuş. Şu duruma bir bak; hiç bilmediğim bir gezegendeyim, iniş modülüm paramparça ve geri dönüş şansım yok, ama ben yine de bana yüklenen görevi yapmaya çabalıyorum.

Keşif Raporu #001: Tüm deney malzemelerim ve koruyucu tulumum üzerindeki göstergelerim çalışamaz durumda olduğundan, bu raporun sonuçları kesin doğrular içermemekle birlikte gezegende bulunduğum kısa süre zarfında deneyimlediklerimin sonucudur. Atmosfer solunabilir, nem oldukça yüksek. (Su kenarında olmalıyım.) NOT. Solunum cihazları ve kaskım iniş sırasında parçalara ayrıldığından bu durumu bizzat kendi üzerimde deneyimlemek durumunda kaldım. Böyle yaparak görevin gidişatını tehlikeye attığımın farkındayım ancak yapabilecek başka hiçbir şeyim yoktu. NOTUN SONU. Bitkiler, dünyadakine benzer bir biçimde, gözüme yabancı gelen ya da anatomik olarak farklılık gösteren hiçbir canlı göremiyorum. Dünyadakiyle buradaki evrim, birbirine paralel olarak ilerlemiş olmalı. Bu da bana çevrenin benim için o kadar da yabancı ve yaşamsal faaliyetlerim için o kadar da tehlikeli olamayacağı sonucunu veriyor. Coğrafî olarak, geniş bir düzlüğün üzerindeyim. Görev için belirlenen iniş noktası yakınlarında buraya benzer hiçbir düzlük hatırlamıyorum. Bu da demek ki; inmem gereken yerin oldukça uzağındayım. Ancak konum belirleyici hiçbir cihazım olmadığından geceyi bekleyip, gök cisimlerinin dizilişlerine bakarak olası konumumu hesaplamam gerekecek. İnsanlık tarihinin bu en büyük görevinde bize atalarımızdan kalan bu en eski yöntemi kullanmak kaderin ince espri yeteneğini gösteriyor. Bu kadar felsefe yeter.

Şimdi ne yapmalıyım? Bilmiyorum. Etrafta olası canlılar için araştırma yapmakla başlayabilirim. Sol dizim fena halde acıyor. Çarpma sırasında incinmiş olmalı. Aslında bu bile bir mucize. Yanı başımda duran şu teneke yığınına bakıyorum da, içinden sağ çıktığıma şaşırıyorum. Pekâlâ. Kask yok, göstergeler yok, gemi yok, deney araç-gereçleri yok. Hepsinden kötüsü etrafta kimse yok. Şu tarafa doğru gitmeyi deneyeceğim. İçimden öyle geliyor.

Teşekkürler! Saatim hâlâ çalışıyor. On beş dakikadır amaçsızca etrafta dolanıyorum ve görebildiğim tek şey yeşillik. O da ne? _Bir şeyler_ iniş modülüne doğru yaklaşıyor. Hey, o benim arabam! Hayır, burası şeytanın bokunu bıraktığı bir yer ve bunun için park ücreti ödememe gerek yok! Kahrolası dizim! Bir dakika; onun içinden bir şeyler- birileri mi indi? Bir tür araç.

Şu anda, kolumdaki göstergelerden birinin çalışmasını isterdim işte. İniş modülünün etrafında dolaşıp didik didik aranan bu şeylerin tam olarak ne olduğunu yüz yüze konuşarak değil de, küçük bir ekrandaki renkli sinyallerden öğrenmek daha iyi olurdu doğrusu. Ne yazık ki, karşılaştığım ilk canlıyla iletişim kurmam için tasarlanmış olan ve çalıştırıldığı anda bir ışık ve renk cümbüşüyle nereden ve ne için bu gezegene geldiğimi anlatmama yarayacak hologramı yansıtacak olan verici de çalışamaz halde. Daha eski bir yöntem denemem gerek.

"Hey, oradakiler! Ben" kendini göster, "ben," ellerini kocaman kocaman iki yana aç, "dostum, dost-um." "Dünyadan" kolunu göğe doğru kaldır ve parmak ucunu yavaşça yere indir, "geldim. "Bu külüstürün" mekiği işaret et, "içinde bunca yolu" parmaklarınla yürüme hareketi yap, "teptim. Evet, biraz" ampul takar gibi, "zır deliyim." Tulumunun göğsüne işlenen Türk bayrağını işaret ederek, "ama geldiğim yer en az burası kadar güzel."

Kendimi salak gibi hissediyordum. Karşımda iki tane "başka dünyalı" bana şaşkın gözlerle bakıyordu ve ben de bildiğim ve şu an becerebildiğim tek yolla, konuşarak, derdimi anlatmaya çalışıyordum. Ama onlar muhtemelen benim söylediklerimi hırlama ya da tıslama olarak algılıyorlardı. Böyle durumlarda ne yapmam gerektiğini belirten bir yönetmelik olmadığına şaşırıyorum. Halbuki böyle bir konuya devletin el atmamış olması garip, hatta şüpheli. Tekrar olduğum yere döndüm. Bir saniye, bu "başka dünyalılar" biçim olarak hiç de insandan farklı görünmüyor. Ama? Bu gezegenin konumu ve sistemin merkezindeki güneşe olan uzaklığı ile ilgili olabilir. Hayat aynı şartlar altında aynı biçimde aynı yolda evrilmiş olabilir. O halde bunların da bir dil geliştirmiş olmaları olasılığı oldukça yüksek. Peki bu bana ne kazandırır? Hiç. Hâlâ salak gibi hissediyordum.

Adamların bir şey söylemelerini bekledim. Üç tanesinden ortada olanı bana doğru bir adım yaklaştı. Korkup hızla geri çekildim, elini bana doğru uzattığında. Yapabileceklerini düşünmek istemediğimden mekiğimden geride kalanların arkasına saklanmakta buldum çareyi.

"Gökhan Bey?"

Aman Allahım!




 


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform