anabel, aşkım

I.

ANABEL trafosuna doğru ilerliyordu. Bitmiş sigarasından son bir nefes çekip kaldırıma fırlattı. Penceresiz, kör binanın kapısına geldiğinde elindeki çantayı yere bırakıp ceplerini yokladı. Kirli avuçlarında altın gibi parlayan bir anahtar belirmişti.

Anahtarı deliğe sürdüğünde kapı fazla zorlanmadan açıldı. İçeride görünen tek şey koyu bir karanlıktı. Karanlığa dalıp kapıyı kapadı. İçerideki her neyse gün ışığına ihtiyacı yoktu.

Yağlı eller tekrar ceplere daldı ve tıpkı bir sihirbaz gibi adamın avuçlarında bir el feneri belirdi. Feneri dişleri arasına alarak ellerini tulumuna sildi. Parmak ucuyla duvarı taramaya başladı. Bir tık sesiyle içerisi aydınlandı ve bir anda kendini bir kablo cehenneminde buluverdi. Tavandan dökülen güçlü floresan ışığı, trafonun içindeki binlerce prize girip çıkan rengarenk kablolardan bir gök kuşağı yaratmıştı. Bir yere dokunmamaya özen göstererek odanın öbür ucuna gitti ve duvara yerleştirilmiş bir monitörün önünde durdu. Çantasından çıkardığı portatif sandalyesini bir çırpıda kurdu ve oturdu.

Önündeki klavyeye uzanıp tuşlara nazikçe dokundu. Böyle yaparak ekranda bazı sayıların belirip kaybolmasına yol açıyordu. Çantasından bir sakız çıkarıp ağzına attı. Uzun süreli işlerde hep sakız çiğnerdi ve bu da uzun sürecek bir işti.

Bilgisayarın verdiği komutları uygulamasını beklerken çantasından bir belge çıkardı. Resmi bir evrak gibi soğuk ve çirkin görünen kağıdın üzerinde büyük harflerle şöyle yazıyordu:

DK- 13456234124 DENİZ GÜNGÖRDÜ 17 AĞS. 2118
VEZİRPAŞA MAH. 12. CADDE, NO: 17/9

Kağıttaki adrese gidecekmiş gibi ayağa kalktı. Trafodaki sayısız devre arasıdan önce Vezirpaşa Mahallesini buldu ve parmağını üzerine koydu. 12. caddeyi takip ederek 17 numaralı apartmanı buldu ve yukarı doğru çıkarak 9 numaralı fişe geldi. Yüzünde gizlenemez bir sırıtış belirmişti. Kalın parmaklarını fişin boynuna doladı. Bir anda, sahnedeki bir sunucuya dönüştü.

"Bayanlar Baylar, Deniz Güngördü binayı terk etti."

Fiş artık yerinde takılı değildi.

* * *

Yorgunluk omuzlarından henüz inmemişti. Dairesinde, yeni yaktığı bir sigara eşliğinde acı kahvesini yudumlarken bastıran sıcaktan kurtulma umuduyla tulumunun fermuarını araladı. Göğsünden yükselen ter kokusuyla, işten geldiğinden beri duşa girmediğini hatırladı. Temizlenmeyi biraz daha erteleyerek televizyonun kumandasını kavradı. Kara kutuda alımlı bir kadın yüzü belirdi.

"...ve şimdi de bölgesel haberlere geçiyoruz. Vezirpaşa mahallesi on ikinci caddede oturan 68 yaşındaki Deniz Güngördü dairesinde ölü bulundu."

Gülüyordu.

"Kendisinin gençlik yıllarında yasadışı eylemlere karıştığı düşünülüyor..."

Gururluydu. İşini iyi yaptığını biliyordu ama bunu televizyondan duymak her zaman onu tatmin ediyordu. Bir yandan da bir androidin öldüğünü duymanın mutluluğu vardı. Hiçbir zaman onları sevmemişti ve şimdi yasalar karşısında insanlarla eşit tutuluyorlardı. Çılgınlık!

Düşünceler, Mete'nin yüzünde insanca bir nefrete dönüştü. Aşağılık diriler dedi. Onları asla sevmemişti ve sevmeyecekti.

Kapı zili beynini doldurdu.

"Kim o?" Sesi katı ve duygusuzdu.

"Merhaba, benim."

Kapıyı açtı ve karşısında tanıdık bir yüz gördü. Gelen, karşı dairede yaşayan genç kadındı. Kızıl saçların arasından bir çift iri göz, tedirgin bir ifadeyle Mete'ye bakıyordu. Tulumunun fermuarını var gücüyle kapadı.

"Merhaba ben Çağrı Demirkan, karşı dairede oturuyorum. Acaba senden biraz buz alabilir miyim. Benim külüstür bozdolabım tamamen iflas etmiş de."

"Gidip bir bakayım" dedi ve mutfağa yöneldi.

Buzluğun kapağından buzları ayırmaya çabalarken kapıda bekleyen genç kadını düşündü. Onunla daha önce birkaç kez konuşmuş gibiydi. Gözleri tanıdık dedi. Giydiği iki beden büyük tişörtünün içinde genç kadın oldukça çekici görünüyordu. Apartman toplantısı ya da onun gibi bir şey olmalı. Ayrıca, bacakları da gerçek olamayacak kadar güzeldi. Saçları eskiden daha mı uzundu ne? Şimdi buzlar patır patır elindeki kaba dökülüyordu.

"İşte" dedi, "Hepsi bu." elinden geldiğince nazik olmaya çalışarak.

"Çok teşekkürler." dedi kız, gözlerinin içine bakarken.

"Görüşmek üzere."

"Görüşürüz."

Hafızası tamamen geri gelmişti. O hoşlandığı kadındı.

 

II.
ANABEL merkezindeki ofisinde, monitöründe sıralananları dikkatle gözden geçiriyordu. Sayılar ve rakamlar ekrandan akıp giderken Mete, gerekli gördüğü yerlerde değişiklikler ya da düzeltmeler yapıyordu. Tamamıyla önündeki ekrana odaklanmıştı. Onu karşıdan izleyen biri kağıttan kuleler yapmakla uğraştığını sanabilirdi.

ACİL SERVİS
ODA: 214

Uyarı, kocaman kırmızı harflerle yanıp sönerken irkilmesine sebep oldu. Masasından kalktı ve koşarak, bulduğu ilk asansörden içeri daldı. Biraz sonra zemin kattaki acil servis bölümündeydi. Çağrının geldiği odaya girdiğinde karşısında parlak üniforması ve siyah güneş gözlükleriyle bir polis belirdi.

"Birkaç punk."

Bazı iş arkadaşları kendisinden önce aşağı inmiş ve polislerin getirdiği baygın dirilerle ilgileniyorlardı. Her biri tepelerinde göstergelerin dikili olduğu yataklarda hareketsizdi. Mete, yanıp sönen rakamlara bakarken polis memuruna konuştu.

"Bunları bu hale siz mi getirdiniz?"

Adam, umursamaz bir tavırla yanıtladı. "Bu dirilerin hepsi uyanık, başka nasıl getirmemi bekliyorsun?"

Uyanık, Gnirut Testini başarıyla geçen dirilere verilen addı. ANBEL'in bir özelliği sayesinde diri aslında bir diri olduğunun farkında değildi ve kendisini bir insandan farksız görüyordu. Bir kere uyanan dirilerin de, özgürce -fakat gizlice- yaşayabilmeleri için ANABEL'den ayrılmaları gerekiyordu.

Mete, dirilerden birinin yanına gitti. Eliyle ensesini yokladı ve o küçük metal girişi, tam aradığı yerde buldu. Sonra bir diğerini yokladı ve sonra bir diğerini. Polisin dediği doğruydu, hepsi teste girmişti, hepsi uyanıktı.

"Ne kadar zamandır baygınlar?"

"Yaklaşık yarım saat kadar doktor." Nedensiz olarak herkes, ANABEL çalışanlara doktor diye hitap ederdi.

"Fazla zamanımız kalmadı. Bilgisayarın başına geçti. "Onları giydirmemiz gerek."

Mavi tulumlulardan biri, üzeri dereceler ve küçük monitörlerle kaplı bir aleti baygın olan punklardan birinin yanına sürükledi. Aletten dışarı bir kol gibi uzanan kablolardan birini aldı ve dirinin ensesindeki delikten içeri soktu. Aynı anda diğerlerinden de, bağlantının yapıldığını gösteren çıt sesi duyuldu.

"Pekâlâ, şimdi ANABEL'e bağlayalım."

Tuşlar takırdadı, düğmeler çevrildi. Derecelerin birçoğu ayaklanmıştı. Bir süre sonra çalışma olağan bir hal aldı ve acil servisin havası yok oldu. Göstergelerden birinden yayılan uyarı, herkese nerede olduğunu hatırlattı.

"Mete, bu diri ANABEL'den ayrılmış."

"Bana bırak." dedi ve ayağa kalktı. Polis memurunun belindeki silahı alıp ANABEL'den ayrılmış olan uyanığın yanına gitti. İki metreye yaklaşan boyuyla baygın adamın tepesine dikilmişti. İğrenç android yüzündeki metal küpeler ışıkta parlıyordu. Bunlar, genç dirinin gurunun birer sembolüydü. Midesinin bulandığını hissetti. Elini dirinin ensesine götürüp bağlantıyı sağlayan kabloyu çekip çıkardı. Silahı, boş kalan GİYden içeri sokup tetiğe bastı. Hiç ses duyulmadı. Özgür dirinin tüm vücudu bir anda alabildiğince kasıldı, sonra tamamen hareketsizleşti.

Mete, silahını polis memuruna geri verirken bir robot gibi, duygusuzca konuştu.

"Diğerlerini siz halledin," dedi ve acil servis odasından çıktı. "Burada işim bitti."

 

III.
Hafta sona ermişti. Ofiste, trafolarda, sokaklarda ve monitörlerin göze batan ışığı karşısında geçen bir hafta tamamlanmış, dairesinin bulunduğu kata çıkarken asansörde çalan müzikle hiç olmadığı kadar keyifleniyordu. İşi yorucuydu ama buna değiyordu. Özellikle de dirilerden birinin fişini çektiğinde, ensesine konan bir sivrisineği öldürmüş gibi mutlu oluyordu.

Ama hafta bitmişti ve şimdi bunları unutmalıydı. Asansör yükseldikçe Çağrı'nın yüz hatları aklında daha da belirginleşti. Bütün bir hafta boyunca gerekebilir diye buzdolabını ikincil anlamları algılayamayan bir çocuk gibi buzla doldurmuştu. Ama karşı komşusu gelmemişti. Buzdolabını yaptırmış olmalı diye düşündü.

Asansörün kapısı cılız bir zil sesiyle açıldığında geldiğini anladı. Çağrı'nın orada olabileceği umuduyla koridora bakındı, kimseyi göremeyince bir anlığına çöldeki bir kaplumbağa kadar yalnız hissetti. Çaresiz, kapısı önünde dikilirken elini cebine attı.

"Merhaba." Çağrı'ydı. Yine iki beden büyük o tişörtünü giyiyordu.

"Selam."

"Geldiğini duydum. Geçen günkü buzlar için teşekkür etmek istiyorum, biraz beklersen..." Genç kadının evin içinde kaybolmuştu.

Eşikte bir başına bekleyen Mete'nin bakışları tarayıcı gibi içerisini bir çırpıda süzdü. Salon, mumların ışığını büyük gösterecek kadar karanlıktı. Arkada ise belli belirsiz çalan bir şarkı vardı. Çalışır durumda olamayacak kadar eski bir televizyon, geniş bir kahve sehpası ve duvardaki rafta bir dizi eski püskü kitap. Kitapların sağında odanın diğer duvarına dek uzanan bir poster asılıydı ve baktığı yerden tüm resmi göremiyordu. Resmin saklı kısmını görmek için içeri bir adım attı.

"İşte burada."

Kadın elinde kek tabağıyla belirdiğinde Mete, derin bir hipnozdan uyanmış gibi afalladı ve ayağını hızla geri çekti. Bir anlık duraksamanın ardından tekrar konuşabildi.

"Teşekkürler."

"Ben teşekkür ederim."

Teşekkür faslı kısa sürmüştü ve şimdi sessizlik ikisinin arasında duruyordu.

"Bu akşam işin var mı?"

Söyleyeceği herhangi bir şeyin sessizlikten daha iyi olacağını düşünüp konuşmuştu ama söyledikleri kendisi için de bir sürprizdi.

"Biraz daha Dickens okuyacaktım ama boşver, bir film görmeye hayır demem." Görünüşe göre genç kadın, Mete'den daha hızlı davranmış ve kendisine bir randevu ayarlamıştı.

"Pekala" dedi ve ekledi. "Ama eve gidip hazırlanmam gerek. Bana on beş dakika verebilir misin?"

"Başladı bile."

Elindeki tabağı düşürmemeye özen göstererek ceplerini anahatarını bulmak umuduyla taradı ve eline geçirir geçirmez de kendini içeri attı.

* * *

Yarım saat sonra kısa bir metro yolculuğunun ardından İstiklal Caddesindeydiler. Sokak boyunca binalar, ışıklarla alev almışçasına parlıyor ve insanlar kör karınca sürüleri gibi caddeyi doldurmuş ara sokaklara dek sızıyorlardı. Ancak tüm bu hengamenin ortasında Çağrı ve Mete, apartmandan ayrıldıklarından beri aralarında beliren garip bir mesafeyi koruyorlardı. İstiklal'de yürürken de, kalabalık el verdiğince bunu korumaya gayret ettiler.

Caddenin sonundaki sinemaya vardıklarında durdular. Gösterimdeki filmlere bakmak için bakışlarını yukarı çevirdiklerinde binanın yüksekliği karşısında iyiden iyiye karıncalaşmışlardı.

Bina, yüzeyinin tamamı vizyondaki filmlerin fragmanlarının döndüğü ekranlarla kaplı olduğundan dev bir televizyonu andırıyordu. En alttaki büyük ekranda tarihi bir savaş filmi dönüyordu. Miğferleri ve yarı otomatik tüfekleriyle hücuma geçen askerler karanlık çağlardan kalmış kadar eski görünüyorlardı. Onun hemen üstündeyse nedensiz bir şekilde kimsenin vaz geçemediği kovboy filmlerinden birinin tanıtımı oynuyordu.

"Şu, ne dersin?" diye parmağıyla yukarıdaki bir ekranı işaret ediyordu Çağrı.

GEORGE STARVOS'UN GÜNÜ
Filiz K.S'nin aynı adlı romanından

"Romanı biliyor musun?"

"Biliyorum" dedi Mete.

"Ona saygı duyuyorum"

"Evet ne saygın bir soyad ama." Metenin sesi alaycıydı.

Gençlik döneminde asi bir hayat süren yazar iki yıl önce uyanmış ve ANABEL ile tüm bağlantılarını koparmıştı. Bir uyanık olduğunu açıkladıktan sonra daha da ünlü olmuştu. Yazar olmasının sağladığı tanınırlığın kolaylığıyla hayatta kalmayı başarabilmiş ve yazmaya devam etmişti. Bir dirim kurgu yazarıydı. Tür adını yirminci yüzyıldaki eş değeri sayılabilecek bilim kurgu türünden alıyordu ve diriler tarafından geliştirilen bu edebiyat, genellikle geçmişte, androidlerin bulunmadığı zamanlarda geçen ve insan ilişkilerini konu alan hikayeler anlatıyordu.

Çağrı "Bakalım filmi nasıl?" dedi ve birlikte ekrandan fışkıran makinalı ateşi altından geçerek binaya girdiler.

Beklediği gibi film Mete için pek de eğlenceli gitmiyordu. Film yerine Çağrı'yla geçirdiği zamana odaklanıp anın tadını çıkarmaya çalıştı. Perdeden yansıyan ışık saçlarını alev içinde bırakmıştı ve boynu eskisinden daha ince görünüyordu. Fakat bu manzara karşısında bile sıkıcı bir hikaye ve karanlığın desteklediği uykuya yenik düşmekten kurtulamadı.

Mete için ışıklar tekrar yandığında perdede jenerikler akıyordu.

"Beğendin mi?"

"Evet." dedi belli belirsiz. Sürekli olarak gidip gelen uykusu, onun için filmi kısa rüyalara dönüştürmüş ve bu sıkıcı dirim kurguyu daha anlaşılmaz kılmıştı.

"Yazık, ölmeseydi. İyi bir adamdı." dedi George'un ölümüne üzülerek.

"İşte bu yüzden FKS'yi seviyorum." diye tamamladı Çağrı.

Sinemadan ayrılıp otuz iki numaralı apartmana dönmek üzere metroya inerlerken aralarındaki mesafe buharlaştı. Soğukluğun yerini, nereden geldiğini bilmedikleri bir yakınlık dolduruyordu. Yolculuk boyunca yanyanaydılar ve bu yakınlığı asansördeki garip bekleyiş bile öldüremedi. Dördüncü kata geldiklerinde Mete, burada ayrılmak zorunda olduklarını hatırladı. Gün bitmişti.

Nedensiz bir sessizlik yine aralarında belirdi.

"Kekimi yerken bana eşlik etmek ister misin?" diye sordu. "Kahvem de fena sayılmaz."

Çağrı, kendini tutamayarak güldü. Yüzü, saçları kadar kırmızıydı.

Mete'nin kapıyı açmasının ardından kendini içeri atarak, kendi eviymişçesine, bulduğu ilk koltuğa kuruldu ve ayakkabılarını tekmeleyip çıkardı.

"Rahatına bak, hemen kahveleri hazırlıyorum."

Çağrı salonda yalnız kalmış, kendini çevreleyen yabancılığa bakıyordu. Mete'nin dairesi kendisininkinin aynısıydı ama mobilyaların bu kadar büyük bir değişiklik yaratabileceğini düşünmemişti. Kullanışlılık bu ev için doğru kelimeydi. Çok az eşya vardı ve hepsi fazlasıyla plastikti. Tavanda parlayan floresan herşeyin üzerine beyaz bir örtü seriyordu.

"Süt de ister misin?" Elinde iki fincanla mutfak kapısından belirdi. Çağrı hayır anlamında başını salladı. Mete, genç kadının yanına oturdu.

"Al bakalım."

Sessizlik hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde geri geldi. Aralarını öylesine dolduruyordu ki her ikisi de yüzündeki basıncı hissedebiliyordu.

Çağrı gözlerinin içine bakıyordu. Bakışlarını kaçıramadı. Yerine, gözlerini kapadı ve soluk aldı. Bir an sonra dudakları, Çağrı'nın dudaklarında kavruluyordu. Karşısındaki kadının başını ellerinin arasına aldı. Terliyordu. Onu kendine çekti ve elinin kadının ince boynundan aşağı kaymasına izin verdi.

Soğuk, metalik bir his şakaklarını delip geçti.

Olanca gücüyle Çağrı'yı itti. Kendisi de vahşi bir hayvan görmüşçesine geri çekilmişti. Düşünerek yapılmış bir hareket değildi anlık bir tepki, bir hayatta kalma içgüdüsüydü. Kapıldğı dehşetten kurtulup bulunduğu ana geri döndüğünde ne demesi gerektiğini bilemeden konuştu.

"Af edersin... Ben... Bilmiyordum..."

Genç kadın korkmuştu. Alnından süzülen ter çenesine dek inerken korkmuş gözlerle Mete'ye baktı, sonra utanıp bakışlarını koyabileceği bir yer aradı. Yalnızmış gibi konuşmaya başladı.

"Birkaç hafta önce Teste girdim. Sonuç pozitif çıktığında ne yapacağımı bilemedim. Herşey altüst olmuştu." Sesi ağlamaklı bir hal aldı.

"İlk hafta hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi denedim, ama olmadı. Yapamadım. Herşeye yeniden başlamaksa aptalca geldi."

Bir süre durup gözyaşlarının akmasına izin verdi, iç çekip devam etti.

"Geçen çarşamba da o dükkanlardan birine gidip bunu açtırdım." Sesi çelik kadar soğuktu. "Ve işte, ben bir uyanığım."

Çağrı, her zaman yaptığı gibi hızlı davranmıştı. Tüm olan biteni bi çırpıda anlatmıştı. Şimdi fazla içmiş ve ardından da kusmuş gibi kendini rahatlamış hissediyordu.

"Özür dilerim."

"Benim hatam, bunu önceden söylemem gerekirdi."

"Ama henüz ANABEL'den ayrılmadım. Hazır değilim. Dediklerine göre ayrıldığında hiçbir şey eskisi gibi olmuyormuş. Korkuyorum." Ağlamaya başladı.

"Özür dilerim Çağrı, gerçekten. Bilmiyordum." Genç kadını kollarının arasına aldı. Herşeye rağmen, herhangi bir insan gibi aşıktı.

 

IV.
Mete hızlı adımlarla ANABEL binasına girmekteydi. Güneş arkasında yükselirken binanın dışını kaplayan camlar dalgalandı. Ofisinin bulunduğu kata çıkarken ne vızıldayan müziği duyuyor ne de çevresindekilerin konuşmalarına aldırıyordu. Aklında tek bir şey vardı; Çağrı. Birlikte geçirdikleri o geceden beri görüşmemişlerdi. Bu ikilinin ortak kararından çok Çağrı'nın yaptığı bir seçim gibi görünüyordu.

Düşünceler, masasında biriken iş dosyalarını görmesiyle birlikte Mete'nin zihninden uçup gitti. Haftalardır işe uğramadığını sandı, oysa ki daha dün bomboş bir masa bıraktığını hatırlıyordu. Çalışanlardan birinin "bahar temizliği" dediğini duydu. Bu, ANABEL'de her sene düzenli olarak yapılan bakım çalışmalarına verilen addı. Tabii emeklilik vakti gelen dirilerin fişlerini çekmek de bu bakımın bir parçasıydı.

Öğleden sonraya dek süren iş, güneşin solduğu saatlerde Mete'yi iyice yormuştu. Bir sigara yakıp makinadan aldığı kahveye katık etti. Dinlenmenin getirdiği rahatlıkla arkasına yaslanmış dumanı tembelce tüttürürken sırada bekleyen işlerden birini eline aldı. Arkasındaki camdan yansıyan ışık okumasını engelliyordu. Görebilmek için masaya doğru eğilmek zorunda kaldı.

Bahar temizliği sırasında emekliye ayrılacak olan dirilerden kendi payına düşenlerin bir listesiydi baktığı. Sigarasından derin bir nefes çekti. Yaş Haddinden Emekli Olanlar başlıklı liste uzundu. Diriler de tıpkı insanlar gibi belli bir yaşa geldiklerinde emekli ediliyorlardı. Bu da ortalama insan ömrü olan 80 yıl olarak belirlenmişti.

Ciğerlerindeki zehri odaya salarken listeyi sonuna dek takip etti.

Erken Emeklilik Hakkı Kazananlar. Hükümetin espri anlayışını her zaman takdir etmişti. Listenin bundan sonrası tehlikeli görülen ve fişi çekilmesi gereken uyanık dirilerden oluşuyordu. Parmağını kağıdın üzerine koydu. Her satır atlayışında birini daha öldürdüğünü bilmenin garip gücüyle sayfanın sonuna dek geldi.

DK-334456751429 ÇAĞRI DEMİRKAN 25 MAYIS 2178
BAHAR MAH. 34. SOK NO: 32/16 ŞİŞLİ

Karnına acı bir ağrı saplandı. Vücudu ürpertiyle titredi ve ensesindeki tüyler diken diken oldu. Sigarasında kalan son dumanı da içine çekerken sırtına saplanan ağrıyı hafifletmek için boynunu avuçladı.

* * *

"Çağrı kapıyı aç, benim Mete."

"Şimdi konuşmak istemiyorum. Bana biraz daha izin ver." Sesi ürkek ve uzaktı.

"Kapıyı aç!"

Açılan kapıdan içeri dolan ışıkla genç kadının kızıl saçları parıldadı.

"İçeri girebilir miyim?"

Çağrı oturması için ona salondaki minderlerden birini gösterdi. Mete dikkatlice oturdu.
Kadın ayaktaydı. Bir sigara yakarken duddaklarının arasından konuştu. "Evet Mete, bu telaşın nedeni nedir?"

"Seni fark etmişler." Yüzü, mum alevinin cılız ışığıyla dalgalanıyordu.

Çağrı, bir cümlede herşeyi anladı. ANABEL kendisinin Testi geçtiğini ve uyanık olduğunu öğrenmişti. Muhtemelen teste girdiği günden beri kendisini izliyorlardı. Şimdi de onu emekliye ayıracaklardı. Lanet olsun dedi içinden. Herşeyi bu kadar çabuk anlamaktan nefret ediyordu. Uyandığı günden beri bilmemenin verdiği huzuru özlüyordu.

Uzun bir sessizlik oldu.

"Bu kadar çabuk olacağını düşünmemiştim." Sözcükler genç kadının ağzından duman olup çıkmıştı.

"Bahar temizliği yarın başlayacak, muhtemelen yarın akşamüstü belirlenen fişler çekilecek. Eğer yarın öğlene dek ayrılma işlemini yaptıracak bir yer bulabilirsen ve eğer bunu da fiş çekmeyle eş zamanlı olarak başarabilirsek kurtulabilirsin."

"Ne demek istiyorsun?" Kadının çağresizliği öfke nöbetine dönüşmüştü. "Kahrolası bir fişin diğeriyle aynı anda bir yere girip çıkmasını nasıl sağlayacağız?" Konuşmasının sonunda nefesi tükenmişti. Derin bir iç çekiş, kısık bir ağlamaya dönüştü.

"Fişi çeken ben olacağım."

Mete'nin gözlerinde de yaşlar belirmişti.

* * *

Gece rahat geçmemişti ve şimdi karanlıkta uyku göz kapaklarına çökmüştü. Kısa süren uyuklamaları arasında Çağrı'yı düşünüyordu. Gitmişti. Planlarını yapmışlardı ve uyguluyorlardı ama Çağrı artık Mete'nin hayatından sonsuza dek çıkmıştı. Evini, eşyalarını ve Mete'yi geride bırakıp gitmişti. Hayatta kalması için bunu yapmak zorundaydı.

Uyandığında kendisini yatakta yalnız bulmuştu. Geceden konuşmamış olsalar o an deliye dönebilirdi. Ama şimdi içi rahattı. Bir işaret gönderecekti. Eğer başarabilirse Çağrı, hayatta olduğunu Mete'ye gösterecekti. Onu ayakta tutan bu umuttu.

Tereddütle yanan ışık onu kendine getirdi. Trafonun içindeydi, zehirli yılanlar gibi kıvrılan rengarenk kabloların arasında yapayalnızdı. Ustaca bir dokunuşla bilgisayarı çalıştırdı. Sandalyesini kurup klavyeyi önüne çekti. Yaklaşıyordu. Saat başı olmadan önce gerekli hazırlıkları yapmak üzere hızla klavyeye birşeyler yazdı.

Birkaç dakika sonra tuş sesleri kesildi. Az kalmıştı. Duvardaki devreler boyunca ilerleyip zorlanmadan Çağrı'nın dairesini buldu. Fişe dokunduğunda boynuna saplanan bir ağrı hissetti. Bileğindeki saate son kez baktı. Bir çırpıda çekti.

 

V.
Sıcak bir haziran günüydü ve caddeden yükselen uğultu uyumsuz bir orkestra kadar rahatsız ediciydi. Pazar günü olduğundan sokaklar her zamandan daha da kalabalıktı. Bahar temizliği biteli birkaç hafta olmuştu. ANABEL'e gereken bakım yapılmış ve trafolarda belirlenen fişler çekilmiş ve onlarca diri emekli edilmişti. Sonra hepsi eski rutinin bir parçası oluvermişti.

Mete, apartmanın girişine tırmanan merdivenleri çıkarken düşüncelerini caddenin boğucu gürültüsü içinde bırakarak içeri girdi. Yorgun bir zombi gibi hareket ediyordu. Hiçbir hareketinin acelesi yoktu. Asansör kapısından içeri girmek üzereyeken gözüne takılan bir şey onu diriltti.

Sabırsız adımlarla üzerinde adının yazdığı posta kutusuna yöneldi. Dışarı taşan zarfı hışımla çekip çıkardı. Gönderenin adı, adresi yoktu. Zarfı parçalayarak açtı. İçinden küçük eski bir kitap çıktı. Adını görmek için kapağı kendine doğru çevirdi.

George Starvos'un Günü
Yazan Filiz S.K.

Kitabı hızla tulumunun cebine soktu. Bir an sonra kitap hiç var olmamış gibi yukarı çıktı. Yaşıyordu! Biliyordum dedi kendi kendine dördüncü katın düğmesine dokunurken. Zeki bir kız, bunu başaracağını biliyordum. Göğsünden tüm bedenine yayılan sıcaklık başını döndürdü. Bir ömür süren tırmanış sonrunda dördüncü kata geldi. Dairesine girdi, eli kendiliğinden ışığa uzandı. Ama karanlıkta yaptığı yürüyüş sonrası ışık gözlerine fazla geldi. Düğmeye tekrar uzanıp kahve masasındaki mumları yakmaya karar verdi. Odadaki ışık olgunlaştığında kanepeye atlayıp cebindeki kitabı çıkardı. İlk sayfasında şöyle yazıyordu:

10.000Wlık sevgiyle
-Çağrı

Bakışlarını kitabın sararmış sayfalarından, cansızmışçasına hareketsiz duran aleve çevirdi. Alaca odanın bir köşeside Çağrı'nın yüzü belirir gibi oldu. Sayfayı çevirdi ve kitabı okumaya başladı. Bu kez uyumayacaktı. Gerekirse yarın işe uykusuz gidecek ama bu kitabı okuyacaktı.

Birkaç saat içinde kitabın yarısına gelmişti bile, hızla ama dikkatini azaltmadan. Bazı sayfalarda daha önce altı çizilmiş olan bölümler vardı ve buralar kitabın en güzel cümleleriydi:

"İçinde yaşayacak bir evim ya da birlikte uyuyacağım bir karım olmayabilir" dedi George "ama en azından yaşlı ve mutlu olacak cesaretim var."
Banka memuru altmışlık ihtiyarın sözleri karşısında korkmuş ve şaşırmıştı.

Gece derinleşiyordu ve Mete her sayfayı çevirişinde bir dakikayı da ileri atıyordu. Kitabın son sayfaları da birbirine kavuştuğunda gün yeni doğuyordu. Saate baktı. Birazdan işe gitmesi gerekiyordu. Bir nefeste mumları söndürdü ve kahve hazırlamak üzere mutfağa gitti.

Apartmandan ayrılırken saat her zamanki çıkış vaktinden daha geç değildi. Henüz doğmuş güneş şehrin dumanı altında can çekişirken Mete durağa doğru ilerliyordu. Alışılmadık bir mutluluk yüzünde ona eşlik ediyordu ve de kitap; yanıbaşında sarkan çantanın içinde Çağrı'nın ona gönderdiği roman.

ANABEL binasına sahip olduğunu bilmediği bir içgüdünün yardımıyla geldi. Üst kata çıkmayı beklerken aynada görünüşünü kontrol etti ve çantadaki kitabı yokladı. Çağrı hayattaydı. Koridorlar boyu ilerleyip masasının olduğu odayı bulduğunda işini hatırladı. Midesine bir ağrı saplandı. Kendisini sandalyeye zor attı.

Erken Emeklilik Hakkı Kazananlar. Aynı ironi yine masasındaydı. Sayfayı eline aldı, tek bir numara vardı. Bahar Temizliği çoktan bittiğinden emekliye ayrılacak olanlar kayıtlardan silinmişti. Geriye sadece makinalara bir anlam ifade eden sayılar kalmıştı.

Bu kez son olacak dedi kendi kendine. Bir daha kimseyi öldürmeyeceğim.

Sayfayı çantasına sokuşturdu, kitaba kaçamak bir bakış attı; hala oradaydı. İşini halletmek üzere bodrum katındaki santrale indi.

Bu kez anahtar aramadı. Kendinen emin bir hareketle kapıyı açtı, içerisi aydınlıktı. En yakındaki klavyenin başına geçip sandalyesine kuruldu. Bu son olacaktı. Hızlı birkaç tuş darbesi. Son. Birkaç tuş darbesi daha. Bip bip. Artık öldürmek yok.

KİMLİK NUMARASINI GİRİN. Numaraya bakmak üzere eğildi, çantasını açtı. George Starvos kapakta kendisine gülümsüyordu.

Artık yok. Kağıttan kontrol ederek numarayı dikkatle girdi. Bip Bip. Yüzlerce devre arasında dolanan numaralar, kablolardan birinin ucunda, bir ışığı yaktı.

Ayağa kalktı, bir an sonra parmakları fişin boynundaydı. Son olacak. Göğsü hızla şişip iniyordu. Öldürmek yok. Şakaklarında sızlamam sanki beynini sarsıyordu. Fişi çekti. Son.

Tüm vücudu titredi, kasıldı ve hareketsiz, yere düştü.

 


utkutonel.com
ben@utkutonel.com
Burada yazılanların hepsi hayal ürünüdür.
HakkımdaKaralamalarımUğraşlarımLiterraform